Bedri Baykam: Türk Müzeleri Picasso’yu Nasıl Kaçırdı?

Share Button

Picasso.Mania

ÖLÜRKEN KALBİMDEN VE AKLIMDAN ÇIKMAYACAK OLAN KAÇAN GOL…

Sizi günlük konularımızın dışına çıkarıp sanat dünyasına götüreceğim: Uluslararası sanat dünyasına… Ve orada Türkiye’nin, Picasso ile ilgili koca bir fırsatı, uluslararası büyük ikramiyeyi nasıl kaçırdığını, nasıl dünyanın tüm dikkatini üzerine çekme fırsatını yok ettiğini yine içim parçalanarak sizlere anlatacağım. Bu lafı espri olsun veya lafın gelişi diye söylemiyorum. Şöyle özetleyeyim: Son nefesimi verirken, bilincim yerindeyse, bu kaçan fırsatın yükünün acısını hala yüreğimin dibinde hissediyor olacağım. Yaşamla ilgili iki derin ağrılı “teessür ve teessüfümden” biri bu olacak.

GİDİP GÖRMEYE KALBİMİN ELVERMEDİĞİ SERGİ!

Şu anda Paris’e giderseniz, Grand Palais Müzesi’nde 29 Şubat’a kadar “Picasso.mania” isimli bir sergi var. Geçen hafta Uluslararası Sanat Dernekleri Dünya Başkanlığımla ilgili UNESCO görüşmeleri için Paris’teydim ve bu müthiş serginin kataloğunu oradan aldım. 338 sayfalık muhteşem bir yayın. Üç gün kaldığım Paris’teki zamanımın yarısı müzelerde geçti. “İhtişam ve Sefalet: Fahişeliğin Görüntüleri” sergisi, 16 Ocak’a kadar sürüyor. Harika bir sergi, ayrı bir yazının konusu. Sergide geniş bir zaman yelpazesine yayılan yüzlerce sanatçı var. Ve tabii 1850-1910 arasına yayılan nefis başyapıtlar. Theodore Chasseriau’dan Thomas Couture’e, Cezanne’dan Constantin Guys’a, Gustave Courbet’den Jean-Leon Gerome’a, Edgar Degas’dan, Toulouse-Lautrec’e, Manet’den Van Gogh’a, Maurice de Vlaminck’ten Kees Van Dongen’e onca tarihi sanatçı yer alıyor Musee d’Orsay’deki sergide.

Ayrıca Palais de Tokyo’da çağdaş sanatı muhteşem bir algı zenginliği içinde sunan iki sergi var. Biri Ugo Rondinone’nin şair John Giorno hakkında düzenlediği dev sergi; diğeri de Ragnar Kjartansson’un mekan düzenlemeleri ve videoları. İkisi de birbirinden muhteşemdi. İlki, bir sanatçının bir diğerine sunduğu aşk dolu bir hediye. John Giorno, bu sergiyle dönemin büyük isimleri arasına terfi ettiriliyor, Bukowski hattı üzerinden. Bukowski, kendi iç dünyası ve küçük hayatı üzerinden felsefeye ve evrensele açılırken, Giorno tam tersine, evrensel felsefi espri ve mizah dolu yorumlarından yola çıkıp aşağılara doğru yavaş yavaş inerek kendi kimliğini deşifre ediyor. Ragnar Kjaetansson müthiş bir sanatçı. Canlı tiyatro sahnelerini sürekli aktörlerle gün boyu sergide canlı tuttuğu mekan düzenlemeleri, bana 1994 Cannes Art Jonction fuarında en iyi sanatçı, en iyi performans ödülünü alan Livart sergimi hatırlattı. Videolarındaki gündelik yaşam anlarının “loop” tekrarı ise, yaşadığımız her saniyeye o şekilde bakmanızı sağlayacak kadar etkileyici. Bu iki sergi de ayrı bir yazının konusu. Kaçırdığım sergilerden biri Centre Pompidou’daki Anselm Kiefer’di. Onun da sergi kataloğu dahil, nefis bir kaç kitabı çıkmıştı. Tamamını almamak için kendimi zor tuttum. O da 18 Nisan’a kadar görülebilir. Vakitsizlikten değil, kalbim dayanamayıp o sanat sarayında ölürüm diye gitmediğim sergi ise, tabii ki Picasso sergisi idi. Bunun gerekçesi de bu yazının zaten yazılış gerekçesi. Gelelim buna ve Türkiye ve Türk müzelerinin kaçırdığı tarihi gole…

Post-Picasso

“AMAN TANRIM AVİGNONLU MATMAZELLER 100 YAŞINDA!” PROJESİ…

 “Demoiselles d’Avignon” yani Avignonlu Bayanlar Matmazeller Picasso’nun 1907’de yaptığı en önemli resmi. Kim ne derse desin, Kübizm’in ve Modernizm’in önünü açan başyapıt. Amerikan kıtasındaki en değerli sanat eseri ve sahibi olan Museum of Modern Art’ın ne Mona Lisa ne de başka hiçbir yapıtla takas etmeyeceği bir 20. yüzyıl şaheseri. Katalan deha, bu yapıtı oluştururken, onu besleyen esin kaynakları arasında Cézanne’ın “Yıkanan Kadınlar”ı, Matisse’in “Mavi Çıplak”ı, Ingres’in “Türk Hamamı” ve bunların yanı sıra Michelangelo, Rubens ve El Greco gibi sanatçıların işleri vardı. Tabii o dönem Parisi’ni ve Avrupası’nı toptan etkileyen Afrika maskelerini unutmadan… Picasso’nun yapıp aylarca “çözülemedi” düşüncesiyle bir kenara bıraktığı yapıt, sanatçının tüm yakın çevresinin tepkisini de çekti. Matisse, resmi kaba şaka olarak görürken, Derain bir gün Picasso’nun resminin arkasında asılmış bulunacağını söylüyordu. Onca biriken negatif eleştirinin yanı sıra, Gertrud Stein ve Picasso’nun tacirlerinden Kahnweiler, resme biraz daha ilgi gösteren ender kişiler arasındaydı. Avangard yazar Gertrud Stein, yapıtın cinsel göndermeli libidinal gücünün farkındaydı. 19. yüzyılın ikinci yarısında Manet’nin “Olympia”sı ve “Kır Üzerinde Öğle Yemeği” resmi, bugün anlamakta zorlanacağımız şekilde cinsellik üzerinden ağır bir ilgi yaratarak bir “succés de scandale” konusu olmuşlardı. Şimdi aynı hat üzerinden bu şok edici görüntülerle ve koltuk altlarını teşhir eden yarı komik yarı çirkin kadınlar da aynı tepkileri mi tetikleyecekti?  Resmin konusu, insanların sandığı gibi Fransa’nın Avignon kentindeki değil, Barcelona’nın Avinyo sokağındaki fahişelerdi. Her ne kadar yapıtın “Kübist” bir yapıya sahip olmadığını beni ikna edemeyen savlarla dillendiren MoMa’nın müdürü William Rubin, bir de o sokakta bir genelev bulunmadığını iddia etse de…  Modern sanatın bir numaralı işi, doğumunda işte böyle kaygan ve çamurlu bir zeminde karşılanmış oldu.

2004-2006 yılları arası “Aman Tanrım, Avignonlu Matmazeller 100 yaşında” başlıklı bir sergiyi düzenleme çabalarımla geçti. 100. yılında bu dev eseri kutlamak için dört kıtadan ve üç kuşaktan en az 25 kadar sanatçıyı seçtim. Dünyaca ünlü sanat tarihçilerinin yazılarıyla da beslenecek bu çıkışta, Picasso fenomeninin sanat dünyasına attığı büyük tokadın ardından ilk büyük uluslararası sergi, bugünün dünyasından bakışla bir değerlendirme yapacaktı. Hedef, İstanbul’dan başlayacak bu serginin Avrupa ve Amerika müze ayağı ile dünyayı sallamasıydı. Daha önce Marcel Duchamp etrafında bu tür geniş kapsamlı analizler ve çıkışlar yapılmıştı. Ama Picasso etrafında bu kadar büyük evrensel boyutlu ve her kültürden gelen bir toplu odaklanma hiç olmamıştı. Böylece, çağdaş sanat ortamında Türkiye kaynaklı evrensel bir rüzgar, ciddi bir karşılık bulacak, konunun çarpıcılığı, medyatikliği ve yaratacağı ilgi dalgalarıyla, dünya sanat ortamının dikkati Türkiye üzerinden Picasso’ya yönelecekti. Tabii başta İspanyol ve Fransız müzelerinin küratör ve direktörleri de “bu fikir neden bizlerden çıkmadı ki?” diye çatlayacaktı. Listede kimler yoktu ki! Yazarlar arasında benim dışında Donald Kuspit, Edward Lucie-Smith, Wayne Andersen, Hasan Bülent Kahraman, Deborah Willis, sanatçılar arasında Faith Ringgold, Antonio Segui, Paul Chambas, Pat Andrea, David Hockney, Cheri Samba, İrfan Önürmen, Liu Zeng, Hu Jieming, Jeff Koons, Tracey Emin, Urs Fischer, Robert Combas, Kamol Phaosavasdi, Yeo Hyun Kwon, Miquel Barcelo, Franklin Williams, Julian Schnabel, Zhao Bandi İliko Zautashvili, Robert Combas, Özdemir Altan, Arpita Singh, Haluk Akakçe, Etale Sukuro, Tadanoori Yoko, Heri Dono ve daha niceleri vardı… Hedefim 30 sanatçı ile projeyi gerçekleştirmekti. Proje hızlı ve samimi bir ilgi dalgası yaratmıştı…

 Avignon Haremi 100 yaşında

TÜRK MÜZELER HANGİ GEREKÇELERLE KAÇTILAR?

İlk olarak, tabii ki, İstanbul Modern’e gittim. Sevgili Oya Eczacıbaşı çok heyecanlandı, beğendi lafı yetmez, beni sollayan bir sahiplenme gösterdi. Ben de çok mutlu oldum. Bir sonraki randevuya kadar ayrıldık. Bu arada kendisi temas edeceği yabancı müzeleri sayıyordu. Ama o anda ikimizin de hesaplayamadığı bir faktör vardı: Rosa Martinez. İstanbul Modern, o dönem bu İspanyol hanımefendinin küratörlüğünde yürüyordu. Projeyi kendisine açtıklarında neler olmuş olabileceğini adım adım biliyorum. “Bizim Picasso hakkında böyle geniş bir sergi yapılacaksa, bunu neden ben yapmıyorum” krizi, bir adım ötesinde “bu pastayı kimseye yedirmem”in yıkıcı egosantrizmine yenilince İstanbul Modern, eminim istemeye istemeye projeden vazgeçti. Müze henüz belki 1,5 yıl kadar önce kurulmuştu. Herhalde baş-küratörünün yetki alanına saygı duymak zorunda kaldı. Bu konuda en mazur gördüğüm kurum, bu nedenle İstanbul Modern.

Les Demoiselles d'Avignon

Gittiğim ikinci adres, Sabancı Müzesi’ydi. Nazan Ölçer hanımefendi beni her zamanki nezaketi ile karşıladı. O da projeye bayıldı. Paris’teki Picasso Müzesi’ndeki dostlarını gündeme getirdi. “Tamam” dedim kendi kendime: “Tam yerine gelmişim”. Ben tam heyecanla bir sonraki randevumuzu beklerken birden üzgün bir edayla bana bildirdi: “Ama biz yalnız ölmüş sanatçıları sergileyebiliyoruz”. Şaşkınlıktan küçük dilimi yuttuktan sonra hemen yanıtladım: “Sevgili Nazan Hanım, hiç sorun değil, söz veriyorum size, açılışta bir makineli tüfek kapar, tüm katılımcıları hemen oracıkta rahmetli yaparım, sonra sergiyi rahat rahat gezebilir herkes”. Kendisi gülünce, ben de ciddi havamı terk ettim ve dostça ayrıldık. Sabancı Müzesi, yıllarca bir çok hazır sergiyi batılı müzelerden ithal etmeyi sürdürdü: Dali, Joseph Beuys ve Öğrencileri, Rodin, Picasso, Miro, Anish Kapoor gibi. Neyse sonra Kapoor dışında Sabancı Üniversitesi’nde sanat okumuş genç sanatçılar da o müzede iş sergileyebildi. Neyse, Allah’tan artık kimse onları hala yaşıyorlar diye vurmaya mecbur kalmamış! Sıra üçüncü ve son kapıma gelmişti: Pera Müzesi. Özalp Birol Bey, ilk görüşmemizden itibaren projeyle ilgilendi. Belki Oya Hanım’ın gösterdiği büyük sahiplenmeyi göstermiyordu ama sonuçta üst üste yaptığımız görüşmelerle projeyi rayına oturttuk ve kabul etti. Gönül rahatlığıyla yazışmalarımı yapıyor, yurtdışı görüşmelerimi Avrupa’da sürdürüyordum. Serginin 2007 sonbaharında açılması kararlaştırılmıştı, tek fark olarak kendisi müzenin tek katını teklif ederken, ben iki katını rica ediyordum. Sonra 29 Ekim 2006 gecesi, açılışa bir yıl kala, aldığım bir “bütçesizlik” SMS’i ile o kapı da birden yüzüme kapandı. O akşam Fenerbahçe 1907, Kuruçeşme’de Savarona’da bir Cumhuriyet Balosu düzenlemişti. Tam frak giyinip kuşanıp o gece için evden çıkmak üzereyken telefonuma düşmüştü bu haber. Net 2,5 yıl süren çabalara son noktanın bir telefon mesajıyla konulduğunu görmek varmış kaderde. Pera Müzesi de, aynı şekilde batıdan hazır yapım sergiler ithalini sürdürdü: En “moda” anında yapılan bir graffiti sergisi dışında, Giacometti, Warhol, Picasso, Goya, Frida Kahlo, Chagall, Miro, Rembrandt, Dubuffet, Botero gibi risksiz garantili sergilerle devam etti yoluna. Bu yıl 10. yıllarını kutluyoruz, hayırlı olsun. Keşke aktiflerinde sanat dünyasının bu yıllarına yön veren “O” sergi de olsaydı!

Her iki müzenin ortak noktası aslında belli idi: Neredeyse “sıfır” riskle bu işi götürmek! Kimsenin eleştiremeyeceği garantili sergiler yapmak! Batılıların veya üniversiteler veya başka kurumların sergilerini sunarak, müze yöneticilerinin kendi kariyerlerini korudukları bir dünya bu sanki… Sigortalı sanat anlayacağınız… Sıfır riskle alçaktan uçmakla eşdeğer bu!

Sonuçta benim açımdan konu “100. Yılında Demoiselles” olduğu için, 3 yıl önceden program yapan yabancı müzelere de gidemedim. Dosyayı, içime beton tıkayarak rafa kaldırdım.

Bedri Baykam & Michael FitzGerald

BARCELONA VE PARİS’TE, 8-10 YIL SONRA…

2012 yılında Amerikalı küratör Michael Fitzgerald, bana bir ileti yollayarak temasa geçti. E-mail adresime İstanbul Modern üzerinden ulaşmıştı. Projemi duymuş, kendisi de benzer izlerden yürüyerek Barcelona Picasso Müzesi’nde “Post-Picasso: Contemporary Reactions” sergisini hazırlıyordu. Beni de davet etti. İçim burkuldu ama tabii ki kabul ettim. Sergide Basquiat, Warhol, Maurizio Cattelan, Jasper Johns, Rosenquist, Baselitz, Banksy gibi dünyanın en meşhur isimleri de vardı. Ne kadar ender  görülen gönlü ferah bir insanmış ki, geçen yıl Barcelona’da serginin açılışında, hem basın toplantısında, hem de katalogda projenin ilk benim fikrim olduğunu basına ve sanatseverlere aktardı. Ayrıca beni kendisinin de katıldığı 4 kişilik açılış paneline de konuşmacı olarak davet etme zarafetini gösterdi. Diğer konuşmacılar da Atul Dodiya, Ibrahim El-Salahi, Zhang Hongtu, Constanza Piaggio idi. Nerede Rosa Martinez, nerede Fitzgerald…

İşte şu anda Paris’teki sergi de, o çizginin devamı. Hem Demoiselles, hem Guernica, hem Kübizm’in, hem genel Picassoların, geniş kapsamlı bir dev sergide, dünya sanatçıları tarafından ele alınması… Yine dünya devleri, yine efsanevi isimler… Paris’te kalbime inen serginin farkı şu: Fransızlar yine biraz o malum batı-merkezci hastalıktan muzdarip olarak batı ünlülerine yoğun bir ağırlık vermişler. Henüz görmediğim serginin kataloğundan aldığım intiba bu. Ama o Grand Palais kataloğunda da yine benim çabalarımdan söz edilmesi, burada aktardığım sergi projemin gündeme getirilmesi, hatta 1989’da Paris’te Centre Pompidou’da,  batı sanatının tekelci anlayışına karşı yaptığım başkaldırının ve manifestomun konu edilmesi, benim yaralarıma bir çeşit küçük pansuman yapmış oldu! Özellikle batı sanatının “oryantalist” reflekslerine nasıl karşı çıkıp çelişkilerini açığa çıkardığımı Fitzgerald’ın saptaması da ayrı bir artı puan. Ne demezsiniz ki! Serginin tamamını düzenlemiş olmanın eşiğinden geçtikten sonra güzel bir teselli değil mi?

HASAR TESPİTİ

Picasso hakkında, etrafında, temalı, başka sanatçıların referanslarıyla oluşan sergiler geçmişte de tabii ki vardı. Ama tüm kıtalara yayılan, uluslararası dünya sanatçıları tarafından bu kadar geniş değerlendirmelerle, hele “Demoiselles 100 Yaşında” gibi bir çarpıcı başlıkla, sanatçının sanata en çok etkisi olmuş işinin yeniden keşfinin İstanbul’dan başlayacak büyük serüveni böylece suya düştü. Batı sanatını geçmişte hep yıllarca geriden izlemeye alışmış Türk sanat ortamında, bu açığın DNA’mıza geçmiş izleri herhalde bu proje gündeme gelirken ağır bastı. Böylece ne yazık ki “Picasso.mania” treni yeni geniş dönemine prestijini bir Türk müzesinden akıtmaya başlayarak çıkamadı. Sonuçta Türkler’e de yine alıştıkları gibi bu projeyi Paris veya Barcelona da izlemek düştü. Çağdaş Türk sanat ortamının gelişmekte olan ve sanat ortamına yeni giren ülkeler arasından sıyrılarak böyle bir projeye öncülük etmesi, yaşanamadı. Bu da ne yazık ki kolay kolay yerine konamayacak bir kayıp. 10 tane Picasso yok ve… zamanlama her şeydir, öyle değil mi? Bunun neden yaşanamadığına gelince… Bunun nedeni ortada. Proje doğarken, henüz Türk müzeleri, Türk sanat insanlarının olgunluk seviyesinde ve birikiminde değildi de ondan. Müzelerimiz yeni kurulmuştu. Fetüs konumundaydılar. Bizler gibi sert derili yoğun bir yaşanmışlıkları yoktu. Artısı ve eksisi ile feleğin çemberinden geçmemişlerdi. Aç kalmamışlardı. Gece yarısı heyecanla uyanıp bir çizim kağıdı aramamışlardı. İmkansızlıkları rüyalara dönüştürüp, ödünç boyalarla bir dünya oluşturma çabaları olmamıştı.  Özgüvenleri, vurucu hamleler yapmaya müsait değildi. “Bu kararı alırsak, John ne der, Helmut ne der, acaba doğruyu yapıyor muyuz?” sorusu bilinç altlarına egemendi.

Post-Picasso sergisinde yapılan panel

Merak ediyorum, Türk müzeleri arasında ülke olarak uğradığımız zararları görüp pişman olan var mı? Bundan sonra bu hatanın tekrarlanmaması için en önemli konu, müzelerimizin genelinin, özellikle Sabancı ve Pera müzelerini, güzel ve eğitici sergileri yurda getirmiş olmalarından dolayı samimi olarak kutlasak da, temennimiz artık “sergi ithali” kolaycılığından çıkmaları. Ayrıca Türk sanat insanlarına duydukları güvensizlik, batıya göbekten bağımlılık gibi sendromlarını aşmaları lazım. “Bu yabancılar her şeyi en iyi bilir” sendromu bu… “Adamlar yapmış ya” şeklinde gelişen 20. yüzyıl ortasından sarkan ve biraz hayranlık ötesi kompleks yansıtan tavır artık çöpü boylamalı. Her yapıta ve fikre hayranlık duyabiliriz, ama taşıdığı pasaport, bunu belirlemez. Bu bir İzmirli veya Madagaskar çıkışlı pasaport da olabilir. Konu dünya sanat ortamında batılı isimleri ve yönettikleri kurumları, sahip oldukları sanatçıları, tek kriter olarak görmemek. Yazık ki yıllarca batılı sanat akımlarını 20-30 yıl geriden takip eden sanat ortamımız, bu sefer bazı virajlarda bizim 10 yıl ileri gitmiş olabileceğimize inanamadığından kendisine yapılan tekliflere karşı başını kuma gömmeyi tercih etti. Sanat ortamımızda son birkaç yılda giderek artan koleksiyonerlerimizin bir kısmının muzdarip olduğu “yalnız batı sanatı alma” hastalığı da, bu sendromun farklı bir ağır yansıması… Bu konu da gerçekten traji-komik bir virüs gibi Türk alıcılarını son yıllarda kemiren bir hastalık. Bu  acınası tavır da ayrı bir yazı konumuzu oluşturacak.

Share Button

Yorumlara kapalıdır