• Translate

Hakan Erol: Cem Kertiş’le, Yazmak Üzerine

Share Button

cemODTÜ Felsefe Bölümü mezunu Cem Kertiş; hayatla bir kavga veren, hayatın içinde bir yazar olarak mücadele yürüten bir isim. Hala MSM’de Yazarlık Bölümü’nde, Psikoloji ve Felsefe derslerine girmektedir. İlk romanı Yüzümdeki Sen, İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıktı. Röportajın sorularını hazırlarken ve cevapları okurken kendi adıma müthiş keyif aldım diyebilirim. En önemlisi de çok güzel dersler çıkardım. Aynı tadı almanız dileğiyle, keyifli okumalar…

Hakan Erol: Öncelikle sizi tanıyabilir miyiz, Cem Kertiş kimdir?

Cem Kertiş: Salt insan olarak şansız biridir, çünkü Türkiye’de doğmuştur. Yazar olarak soracak olursan oldukça şanslıdır, çünkü Türkiye’de doğmuştur. Acısı, kederi, hüznü, sömürüsü, göçü, zulmü bol ve çeşitli bir ülke. Bir sanatçının üretebilmesi için sızlayabilen bir yüreğinin olması gerekir elbet ve yaşadığı coğrafyanın çelişkilerle dolu olması… Her neyse, bunun dışında Cem Kertiş sıradan biridir; sevdiği kadın terk edince ağlayıp kendini şaraba vuran, talih kuşunun kafasına pisleyeceğine dair hayaller kuran, sudan şeylere huysuzlanabilen, kadınlarla olan ilişkilerinde bir türlü dikiş tutturamamış, kafası bir çocuğunki gibi çalışan biri.

H.E.: Aziz Nesin ve Goethe gibi isimler hırslarını yazarak, kalemlerinden çıkardıklarını belirtmişlerdir. Cem Kertiş olarak, BirGün Pazar ekinin Kültür sayfasında ve Notus gibi edebiyat dergilerinde yazdığınızı ele aldığımızda, bu konuda Nesin’e ve Goethe’ye katılıyor musunuz? Bir roman, iki öykü kitabınız olduğunu da düşününce, Cem Kertiş de hırsını kaleminden çıkarıyor diyebilir miyiz?

C.K.:Yazarken birçok duyguyu yoğun olarak yaşarsınız, elbette hırsım da açığa çıkıyordur. Yazma sebebim bu değil ama. Çok daha basit: İnsanlar beni sevsinler, yazdıklarımı beğensinler, duygularımı, çelişkilerimi görsünler diye yazıyorum. Belki bir de geçip giden zamanları çok özlediğim için, özellikle de çocukluğumu.

H.E.: Felsefe öğretmenisiniz. Yüzümdeki Sen adlı kitabınızın kahramanı Sinan da felsefe öğretmeni. Kitapta kendi hayatınızdan kesitler mi var, yoksa Proust’un da dediği gibi kitabınızda yaşamak istediğiniz hayatı mı yansıtmayı yeğliyorsunuz? Sinan’ın aradığı yol, arkasına bakmadan ilerlemesi, hiç kimseden çekinmemesi ve belki de en önemlisi yaptıklarından zerre pişmanlık duymamasını kendinize örnek almış olabilir misiniz?

C.K.:Ne yazık ki, o kitaptaki hiçbir karakteri tanımadım. Keşke tanısaydım. Özellikle Elif’i tanımayı çok isterdim. İnce bir noktayı görmüşsün sevgili Hakan. Sinan’ı örnek almak! Evet, belki de yazar yarattığı karakterden feyzalır, hatta belki de iç dünyasında böyle bir karaktere ihtiyaç duyar ve bu yüzden yaratır onu. Bunu daha önce düşünmemiştim, düşündürdüğün için teşekkür ederim. Okuyucu çoğu zaman metni okurken, yazar, bu anlattıklarını kesin yaşamıştır gibi bir düşünceye kapılır, bu durum yazarı sevindirir aslında, yazdıklarının yapay olmadığını düşünür çünkü. Beni sevindirdiğin için teşekkür ederim. Sorunun cevabına gelirsek; hayır Yüzümdeki Sen’de hayatımdan kesitler yok; ama o romanın ruhu benim ruhumun bir parçasıdır.

yüzümdeki sen cem kertiş

H.E.: Kitapta Sinan karakteri, olağanüstü bir şekilde kurgulanmış. Karakterin psikolojik yönü okuyucuda fazlasıyla etki bırakıyor. Sinan karakteri neyin ürünü diyebiliriz?

C.K.:Sinan’ı kurarken nasıl bir karakter oluşturmalıyım diye düşünmedim. Oysa şimdi dönüp salt bir okuyucu(Bu mümkün mü? Emin değilim.) olarak metni okuduğumda şunları söyleyebilirim: İnsanın yalnızlığını, hayat karşısındaki çaresizliğini, anlam arayışını, çelişkilerini, zaaflarını, öfkesini ve böyle birçok şeyi Sinan’da göstermek istediğimi anlıyorum. Kısaca Sinan’da insanı ve hayatı anlatmak istediğimi görüyorum.

H.E.: Psikoloji ve Felsefe bölümü okumanızın, kendinizi bu doğrultuda geliştirmenizin, karakter yaratımında elinizi kolaylaştırdığını söyleyebilir miyiz? Kitapta Aristoteles’in ve felsefi bir temanın bizi sarmalamasını buna bağlayabilir miyiz?

C.K.:Daha önce de bir yerlerde söylemiştim; yazar kişi kendini sanat, bilim ve felsefeyle beslemelidir. Şiir yazan biri sadece şiir kitapları okumakla yetinirse, bir müzisyen sadece müzik dinlerse sanatını gerektiği gibi icra edemez, diye düşünüyorum. Soruna odaklanmam gerekirse; bir gün öykü ve roman kitapları yazacağımı bilerek felsefe eğitimi almadım. Bu eğitimler elimi kolaylaştırdı mı? Evet.

H.E.: Yüzünü parçalayan Sinan’ın, yüzündeki yarıkların ne durumda olduğunu, tam olarak okuyucuya betimlemeyişinizin özel bir sebebi var mı?

C.K.:Her okuyucu kendi kesiğini, Sinan’ın yüzüne, kendi başına atsın diye…

H.E.: Bireyin ve toplumun yapısını bu denli başarılı işlemek kolay olmasa gerek. Yalnızlık, aşk, saplantı ve gerçeği arama, yaptıklarından pişman olmama… Kitabın neredeyse satırında bu duyguları yoğun bir şekilde hissediyoruz. Tüm bunları yazarken, kendi iç dünyanızda bir sıkıntıya veya karamsarlığa düştüğünüz oldu mu?

C.K.:Elbette düştüm. Yazmak benim açımdan haz veren bir şey değildir. Yazar, hayatın kendi ruhunda açtığı yaralarla yazma eylemi sayesinde yüzleşir. O yaraları tarif eder, sadece okuyucuya değil kendine de anlatır.

H.E.: Kitapta yüzü yarık Sinan’ın, eşcinsel bir karakter olan Fahri’yle olan ilişkisini,  toplum tarafından dışlanmışların, bir nevi ‘’ötekilerin dayanışması’’ olarak adlandırmak mümkün mü?

C.K.:Toplumun büyük kesiminin tiksinerek baktığı eşcinseller, transseksüeller, lezbiyenler, seks işçileri  gezi eylemleri sürecine hem aktif olarak katıldılar hem de eylemler yoğunlukla Taksim’de gerçekleştiği için olaylarda yaralananlara evlerini açtılar, onlara sığınak oldular. Faşist ruhlu insanların her daim ötekilere ihtiyacı vardır. Kendi ruhundaki çirkinliği, zavallılığı görmemek için diğer insanları sapkın, kendilerini normal sanırlar. Ve elbette dışlanmış insanlar faşizmin ne demek olduğunu bilirler, bir başkasında yarattığı tahribatı bütün boyutlarıyla hissederler. Bu durumda elbette dayanışırlar, dayanıştılar da. Gezi, bu dayanışmanın belki de en güzeliydi.

H.E.: Kitabın sonunun çok daha değişik bitebileceğini söylersek size çok mu haksızlık etmiş oluruz? Yani bir okuyucu olarak, Elif ya da Sahra’yla bitecek bir son daha anlamlı olabilir miydi? Özellikle de Sahra’nın, Sinan’ın tüm hayatını değiştirdiğini ve altüst ettiğini düşününce… Sahra, tabir-i caizse son perdede geriye mi düşüyor?

C.K.:Bir yazar, yönetmen, şair, heykeltıraş hatta bir müzisyen okuyucuyu esere davet eden boşluklar bırakıyorsa okuyucuya saygı duyup güvendiği içindir. Bu boşluklar sonda ya da başta olabilir, yeri önemli değildir. Metni sadece yazar yazmamalı okuyucu da yazmalı, kendi düşlemindeki sonu kendi kurmalıdır. Ayrıca iyi bir metnin sonu yoktur, bitmez. Her zaman yeni okumalara ve hayallere kapısı açıktır.

H.E.: İleriye dönük olarak kafanızda ne gibi planlar var? Cem Kertiş’in bir dahaki kitabında da olağanüstü şekilde işlenmiş psikolojik bir durumla karşılaşacak mıyız?

C.K.:Yazmaya devam etmek istiyorum. Yazıyorum da. Nitelikli şeyler yazabilir miyim? Bilemiyorum. Çabalayacağım.

H.E.: Son olarak Müjdat Gezen Sanat Okulu’nun Yaratıcı Yazarlık Bölümü’nde Felsefe ve Psikoloji derslerine giriyorsunuz. Buradan genç yazar adaylarına vermek istediğiniz bir mesaj var mı? İyi bir yazar olmak, sizce hangi kıstaslardan geçiyor?

C.K.:1. Yazma süreci keyifli bir iş değildir, yazarın kendisiyle, toplumla, inancı ya da inançsızlığıyla, geçmişiyle, anasıyla, babasıyla, aşklarıyla yüzleşmesidir ve bu tahmin edeceğiniz gibi zor bir iştir. Bu gerçeği göğüsleme cesaretiniz yoksa yazma sevdasından vazgeçin.

  1. Yükseklik korkusu olan biri uçurumun kenarında duramaz. Demem o ki özgürlük korkunuz varsa yazmayın.
  2. Esin perisi acılarınızdır, kimselere söyleyemedikleriniz, dert edindikleriniz, kıskançlıklarınız, korkularınız, kâbuslarınızdır. Yazmak biraz da, bu çirkin periyle bir odada baş başa kalabilmektir. İronik olan şu ki güzel ve samimi yazabilmeyi o çirkin periye borçlu olacaksınız.
  3. Her şeyi okumayın. Bazı kitaplar bin kitabı içinde barındırır. Bazıları da kitap değeri bile taşımaz. İçi boş olan, kendini satabilmek için dışını parlatır ya işte bu yüzden kapağı cafcaflı, bol reklamlı kitaplardan genellikle kaçının. İyi edebiyat okuru olamazsanız sıradan bir yazar olursunuz.
  4. Yazar, sanatın diğer dallarıyla beslendiği ölçüde metnini renkli ve güçlü kılar. Sinemaya, tiyatroya, resim sergilerine gidin.
  5. Romandan, öyküden ve şiirden insanı atarsanız geriye ne kalır? Bu sorunun yanıtını uzun uzun düşünün.
  6. Yazmak elbette bilinçli bir çabadır; ama yazarken bilinç, besinini en çok da bilinçdışından alır. Aklınıza gelenleri saçma bulup yazmaktan kaçınmayın. Yazma süreci bittikten sonra demleyin yazdıklarınızı. Metne yabancılaştığınızı tam olarak hissettikten sonra dönüp bakın. Fazla ve çirkin olanı çok daha iyi göreceksiniz.
  7. İyi bir metin, yazarını aşan metindir. Sizi aşan bir metin yazmak istiyorsanız her şeyi kontrol etmeye çalışmayın. Kelime ve cümlelerinizi rahat bırakın. Böylece kahramanlarınızı, mekânlarınızı, zamanlarınızı da rahat bırakmış olursunuz.
  8. Yazmak bilinmeyene yapılan yolculuktur. Yazmadan önce yol haritası yaparsan yazdıkların samimi olmaz. Öyle yaz ki sadece okuyucu değil sen de şaşır, büyülen, kork, keşfet…
  9. Yazmak yalnız yapılan bir iş değildir aslında. Yazdığınız yerde koşturan, ağlayan, yazdığınız kâğıdı yırtıp parçalayan ya da saatlerce susup sizi izleyen bir çocuk var çünkü. O çocuk, sizin çocukluğunuzdur.
  10. Yazmanın her çeşit öneriyi, kuralı yıkma çabası olduğunu unutmayın. Ezcümle, söylediğim en önemli madde 11. maddedir.

H.E.: Sıcak ve içten cevaplarınız için teşekkür ederiz…

 

Share Button

Comments are closed