Utku Varlık: Şiir

Share Button

IMG_7233

Rimbaud üstüne bir yazı isteğimi erteledim; önce şiirin varoluşu ve başka dile iletişimi üstüne bir karar vermek gerekiyor. Rimbaud’nun “Sarhoş Gemi” si eski yıllarda Sabahattin Eyüboğlu’nun unutulmaz bir çevirisi olarak belleğimizde kalmıştı ama gerçekten Rimbaud adına ne biliyorduk. Nedense sanatçıların esrik yaşamları, nevrozları, delilikleri vs. bir lokomotif’dir, yapıtlarından daha çok yaşantıları bilinir. Van Gogh’un nevrozuna görsel olarak varsak bile mektupları olmasaydı onun varoluşunu gerektiği gibi çözemezdik! Rimbaud’ya gelince, daha kompleks bir kişilik çıkıyor ortaya; deşifre etmek için Verlain’ni de işin içine katmak gerekiyor. Kısa yaşantısını üçe katlıyarak, olağan üstü bir kişilik çizen bu dehanın anatomisine yazarak değil de ancak düşleyerek varılabilir. Soruyorum hangi çevirilerle yargılayabiliriz Rimbaud’yu Türkiye’de?
Rimbaud’nun bu gizemsi yanını uzun uzun konuştuğumuz sevgili Melih Cevdet Anday 70 yıllarının sonunda Paris’e Eğitim Müşaviri olarak gönderilmişti, kanımca o zamanki Başbakan Ecevit’in bir duyarlılığı olmuştu ve 80 yıllarının kaos’uyla tüm bu iyilik de başını aldı gitti. O günlerde Rue Mazarine’de bir galeride yaptığım sergi nedeniyle galerinin yanındaki bir bir kahve de buluşurduk, kararmaya başlayan ülkenin sorunlarından öte; geçmişe, Ankara yıllarına, Tercüme dergisi ve o yıllara özgü şaşırtıcı “kültür” sinerjisinden ve de merakımı çelen her şeyden söz ederdik. Özellikle şiir çekim alanımızdaydı ve başka dile çevrilemezliği! Bu konuya yazdığım Blog’da şöyle değinmiştim:

“Geçen yazılarımdan birinde şiirden sözederken “ŞİİR ÇEVRİLDİĞİ ZAMAN BUHARLAŞIR” demiştim, Bu konuda Melih Cevdet Anday’ın 90 lı yıllarda Cumhuriyet gazetesinin kendi “Olaylar ve Görüşler” köşesinde yazdığı ilginç alıntıyı sunuyorum :

“… NAR dergisinin Temmuz-Ağustos 1996 tarihli sayısında Stephan Mallarmé’nin ünlü Brise Marine şiirinin beş ayrı çevirisine yer verilmiş.
Özgün şiirin ilk dizesinin Fransızcası şöyle :

La chair est trist , hélas ! et J’ai lu tous les livres
Fuir ! la-bas fuir ! je sens que des oiseaux son ivres

Şimdi çevirilere bir göz atalım :

Ten bitirdi hazlarını, tükendi kitap ;
Kaçsam,  kaçsam uzaklara… üstümde mehtap ,

(Kamelettin Kamu)

Her kitap bitti yazık..ten yavan , sinsi , derin..
Kaçmak isterim gökle o meçhul köpüklerin

(İ Cevat Arısu)

Bütün hazları tattım, kitapları okudum
Ah kandırmadı; kaçmak kurtulmak istiyorum

(Adil Hanlı)
Adil Hanlı, Orhan Veli’nin takma adıdır.

Hayır yok tenden artık; hatmedildi kitaplar
Ah! Bir kaçsam! Bilirim o mest kuşlara diyar ,

(Can Yücel)

Devirdim sayfaları! Gönlümde yine hüzün var
Kaçmak! Oralara kaçmak! Nasıl da mutlu kuşlar

(Erdoğan Alkan)

Oktay Rıfat bir gün bana demişti ki; Türküdeki ” Hem okudum hemi yazdım / Yalan dünya senden bezdim ” dizeleri Malermé’nin o dizelerini çok iyi karşılar.

Çetin Altan bir kitabını imzalarken bu bu dizeleri de şöyle aktarmıştı:
“Etim acıyor, yazık; okudum bütün kitapları”

Dünya şiirinden Türkçeye çevrilen tüm şairlere saygımız vardı; çevirenlerin gerçekten dil bildiğinden habersiz ve onları yargılamadan kabullenirdik. Bu biraz da çevirenlerin beğenisine kalmıştı. Bizden önceki kuşaklar dâhil kültürümüzün oluşumunda yabancı bir dilden yoksun yalnız Türkçeyle yaşayan, çeviri adına ne ulaşırsa onu kalbine sürenleri yönetenler; yayınevleri, dergi kitap tüm media dâhil hiç bir sistem, bu kültür devriminin işlevini yapamazdı. Önce “klasiklerden”  başlamak, sanki  Borges’in “Babil Kitaplığı”! Gelin görün ki o güne kadar ilk görünüşte yüzlerce klasik bizim kültür alanımızda yoktu; daha doğrusu başka bir dil bilmeyenler daha çok “kulaktan dolma” sığlaşmış, düzmece bir bilgiyle yaşıyorlardı.
Cumhuriyetle birlikte yeni Türkçeye dönüş, Latin harfleri, dilin arınması vs. kolay olmadı. Genellikle 30 yıllarında dilin değişimi, bu farklaşma daha çok o günlerin ünlü yazarlarını uzun süre olumsuz etkiledi; sanki yeni bir dil öğrenme güçlüğü, Türk Dil Kurumunun yeni uygulama, yazım kuralları, Osmanlıcadan Türkçeye sözlükler zaten hiç bir zaman yeşermemiş bu alana kendiliğinden bir süreç getirdi. Genel kültürün gerektirdiği çeviri sorunu da Ankara’da 1940 yılında hasan Ali Yücel’in kurduğu “Tercüme Bürosu” Nurullah Ataç’ın başkanlığında;  Sabahattin Eyüboğlu, Erol Güney, Melih Cevdet, Orhan Veli, Hasan Ali Ediz, Behcet Necatigil, Bedrettin Tuncel, Nusret Hızır vs. dünya klasiklerini Türkçeye çevirip yayınlamaya başlamıştı. Beni her kez şaşırtmıştır; bu derin bir geç kalmışlık duygusuna rağmen bu ülkede ” yeniden doğmak ” isteği; klasikleri baştan okumak; örneğin bir Rus edebiyatını kendi dili keyfinde okuyabilmek. Erol Güney, Hasan Ali Ediz, Nihal Yaluza Taluy vs. çevirileri, şunu diye bilim ki belki öteki dünya dillerinden daha iyi çevrilmiştir; Nobakov’a göre Gogol İngilizceye o kadar kötü çevrilmiş ki, bu da Rus edebiyatı için kötü bir ivme oluşturmuştur. Tercüme bürosu tarafından 1944 yılında çevrilmiş 97 yabancı eserden 13′ ü Rus klasiğidir. Yine bir anı: 60 yıllarında sinematek’de Tolstoy’un Harp ve Sulh romanından sinemaya Sergei Bondartchouk tarafından uygulanan filminin gösterisinde, yalnız Rusça, alt yazısız olması nedeniyle Hasan Ali Ediz ön koltuğa oturup, yüksek sesle filmi Türkçeye çevirmişti Şunu da unutmamak gerekir; 1950- 60 yıllarında Tercüme Bürosu dağıtılıp, Rus edebiyatına baskı ve sansür getirilip, Rus kökenli Erol Güney yazdığı bir deneme yazısı nedeniyle İsrail’e sürülmüştü.
1930’larda basında özgürlük gibi başlayan iyi niyet kısa bir süre sonra Nazım Hikmet’in şiirlerini bir sol “metafor” olarak yargılanmasıyla hiç bir zaman bitmeyecek bir kaos’a girdi; okumak öyle bir kontrole alındı ki dünya klasiklerinde bile sol düşünce arayıp hapse atılmak olağan bir suç oldu. Örneğin 70 sonrası askeri darbelerde evinde yasak kitap saklayanların hapis ve işkenceyle biten kaderleri yine kitabı susturamadı; bilgi belleğe odaklanmışsa, onun için sansürler geçicidir.
Bizim kültürümüzü yönlendiren yalnız yasaklar değil, bir de bu sistemin her zaman yaşadığı olanaksızlık ve ekonomik çıkmazlardır. Daha kitap ortada yokken “kâğıt” edinmek birinci sorun olarak gelir, gördüm dergi çıkartanların eş zamanlı sorunlarını; eğer bir dergi üçüncü sayısında kapıyı kapatmışsa yine kâğıttır sorun. Bu nedenle kâğıda, yazara, çevirmene, dağıtıma ve de akla gelmeyen “marazlara” yönelen “risk” giderek kültürü sığlaştıracaktır. Örneğin bizim kuşağın ya da birlikte büyüdüğümüz “Varlık yayınları” ve dergisi,  kesintisiz en uzun ömürlü olanıdır. Bunu titizlikle yaşatan kurucusu Yaşar Nabi Nayır, Muzaffer Reşit takma adıyla çeviriler yaparken bilmiyorum hangi nedenlerle bu kitapların çoğunu kısaltarak yayınlamıştır, bu şekilde ekonomik bir boyut kazanmak için bilmeden okuduğumuz o kadar çok kitap vardı ki; işte o zaman biz ve bizden önceki kuşağın kültüründen biraz şüphem vardır. Mihail Solohof, Nobel ödülünü kazandığında iki yayınevi Türkiye’de tanınmayan bu Rus yazarının ünlü “Ve Durgun Akardı Don” uzun romanını acele çevirip yayınlamak için yarışa girerler; Ağaoğlu Yayınevi, Tektaş Ağaoğlu’nun ivedilikle yaptığı çeviriyle kavgayı kazanır. Buna çok içerleyen “Altın Yayınlar” kısa bir süre sonra iki çevirmenin titizlikle üstünde çalıştığı ” Soholof çevirisinde Tektaş Ağaoğlu’nun yanlışları” diye bir kitap yayınlar. Bir de aklımı kurcalayan; o yılların çevirmen olarak yaşayanların çoğunu iyi tanıdım, şimdi kendime soruyorum: iki dili hangi derecede bilmek gerekir ki çeviri iyi olsun? Yabancı dil öğrenimi yapmış çok az yazar tanıdım, dil biliyorum diye dolaşanların çoğunun lise  yabancı dil bilgisi vardı, kanımca yeterli değildi bir klasik çevirmek için. Örneğin Behçet Necatigil’in Rainer Maria Rilke çevirileri gerçekten bir harikadır, acaba Necatigil bu denli almanca biliyor muydu? Beraberliğimizde katiyen aklıma gelmedi böyle bir soru. Kadim dostum Yüksel Pazarkaya uzun yıllar Almanya’da yaşadıktan sonra Rilke’nin bir çok eserini dilimize kazandırdı, onunla özleşmişti. Paris yıllarında Münevver Andaç, Gallimard yayınevine Yaşar Kemal’leri çevirirken; biz de salonda kafa çekerdik. Daktilosunun başında, sözlüksüz nasıl olur diye şaşardım, arada sırada durur:
…kuzum ne demek istiyor bu adam? Diye sorardı!
Her gün kullandığımız bir sözcüğün anatomisi; bu kez hayal gezileri sözlüklerde sürüyor, gerçekten bir sözlüğü açıp, sözcüklerin büyülü anlamlarına ve de bize ulaşan metoforlarına ayıracak zamanımız kaldı mı? Radyoda bir dilbilimci Fransızca “mesquin” sözcüğünü ve kaynağını anlatırken bu sözcük Fransızcaya Akad’lardan gelmiş; peki Türkçeye nereden dokunuyor? Akad’lar Mezapotamya’da yaşadığına göre bize çok daha yakın ve de Türkçedeki Arapça sözcük sayısını söylemeye gerek yok, Önce “mesquin”nin anlamı: Türk Dil Kurumu sözlüğünde, “cimri”, mecazi: “soysuz, bayağı. İşte çok yanlış bir çeviri oysa Arapça “miskin” olarak telafüz edilip, “fakir” anlamında kullanılıyor. Mosqué yani cami’de Akad’ca “muskenu/muskenum sözcüğünden gelmiştir. Arapçadan bize gelen “miskin” sözcüğünün de kaynağı aynı. Şiir çevirisi üstüne söylediğim; “..şiir bir başka dile çevrildiğinde buharlaşır” sözü sözcükler için de geçerlidir. Akad’larda bu sözcük “mediocre” yani espri olarak fazla açılımı olmayan ama bunu saklayan giderek “içsel görkemden yoksul olan” anlamında kullanılıyor. Sonuç olarak bir sözcükten yola çıkıp, kent kralı Sargon’a geldiğimizde insanın hiç bir çağda değişmediğini “mesquinerie”nin de her çağda var olduğunu görüyoruz.
Hiçbir çeviri belasına girmeden, bazen aklıma gelen bir diziyi çevirmeye çalışırım; örneğin Karacaoğlan’dan: “YÜRÜDÜM ACIYA ÖZÜMÜ KATTIM” ya da Yunus: İNCECİKTEN BİR KAR YAĞAR/ TOZAR ELİF ELİF DİYE” , belki: “BİR BEN VARDIR/ O DA BENDEN İÇERİ” ? Olamaz, bir dilin ekonomik yapısını öteki dillerde bulmak olanaksız ne de müziğini.
Dilimize çevrilmiş en özgün yapıt: Azra Erhat ve A.Kadir’in Homeros’dan çevirdikleri İlyada ve Odysseia’dır. Kendi topraklarının bir destanı söz konusu olduğunda, içerik kendiliğinde – nesne, sözcük ve olgu – ve peysage; dilin içkin bir devinimini oluşturuyor ve Homoros’un “narratif” uzun
şiirinin dekoru bize yabancı değil, bugün bile aynı dekorda dolaşmıyormuşuz?

Buna karşılık yıllardır Cevat Çapan’ın, Cumhuriyet Kitap Eki’nde “Şiir Atlası” adına yaptığı Dünya Şiirinden çevirilere bir göz atarsanız; karşınız bir tek şair çıkar, o da Cevat Çapan! Ne yazık yıllardır şiirin bir dilden ötekine, öteki dilden Türkçeye çevrildiğinde bir Hiç’e dönüştüğünün farkına varmadı ve şiir çekim alanını yitirdi böylece!
Bir örnek: Seferidis ve Cevat Çapan;

DENİZE YAKIN MAĞARALARDA Yorgo Seferis

Denize yakın mağaralarda
bir susuzluk duyarsın, bir aşk
bir coşku
deniz kabukları gibi sert
alır avucuna tutabilirsin.

Denize yakın mağaralarda
günlerce gözlerinin içine baktım,
ne ben seni tanıdım, ne de sen beni.

KIŞ BİTTİ   –  Cevat Çapan

“Vedalaşmaların ilmini yaptım ben,”
Sürgünlerin uzmanlığını.
Bir vapur nasıl kalkar bir limandan.
Tren nasıl acı acı öter, öğrendim.

Yıllarca mektuplarla yaşadım.
Kaçak tütün, yasak yayın
Larla beslendim.
Unutmadım. Unutmadım.

En çok yelkenleri özledim
Bozkırın buzlu yalnızlığında.
Dağlar yoktu, dağlar yoktu,
Rüzgârlara yaslandım.

Çılgın mıydım, tutsak mıydım
Yüreğinde karanlığın?
Kan kurudu –
Ben gül oldum açıldım.

Share Button
Utku VARLIK

Hakkında Utku VARLIK

Sanatsal eğitimine 1961 – 1966 yılları arasında Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Sabri Berkel atölyelerinde başlayan Utku Varlık daha sonra oyma baskı (gravür) ve taş baskı (litografi) atölyelerinde devam etmiştir. 1970 yılında Paris´e gitmiş, 1971 – 1974 yılları arasında Güzel Sanatlar Ulusal Yüksekokulu´nda George Dayez ile, 1973 – 1975 yılları arasında da Cachan Atölyesi´nde taşbaskı çalışmıştır. Sanat çalışmalarına halen Paris´te devam etmektedir. İlk önceleri dışavurumcu anlatımla figürlerini biçimlendiren Utku Varlık, 1960 ve 1970´lerde dönemin politik yaşamından etkilenerek yaptığı resimlerinde de bu anlatım biçimini kullanmıştır. Sanatçı özellikle 1975´ten sonra dışavurumcu anlatımdan uzaklaşmış ve düşsel bir anlatım biçimine yönelmiştir. Sanatçı için figür, sürekli ve asal olan doğanın yaşayan öğelerinden biridir ve yansımasını doğada bulur.

Yorumlara kapalıdır