Utku Varlık: Kaotik Günler-2

Share Button
Utku VARLIK

Utku Varlık

19. yüzyıl Alman kökenli bir sözcük KİTSCH; süslü, zevksiz, beğeninin belki en bayağısı gibi karşılıkları sözlükten çıkarak güncel sanatın estetik kapsamına girdi. Güncel sanat üstüne bir anlam yüklemek güç, pentürü eleyerek bir sirk misali aklımıza gelebilecek her türlü gösteriyi “düzmece” medyatik çekim alanları yaratarak; örneğin Modern Müzeler, fondationlar, bienaller, fuarlar vs. meta olarak işleve sokularak birkaç milyarderin uluslararası satış evleriyle yönetiliyor. Bidon isimler yaratıp, onları pazarlamak için Versaille Sarayı’ndan tutun Louvre’a kadar en dokunulmaz mekânlarda show yaptırıyorlar. Takashi Murakami, Joana Vasconcelos, Jeff Koons vs. ki tümüyle “kitsch”le yıkanıyorsunuz. Kimse ağzını açmıyor, bilmiyorum belki sanat eleştirisi öldü ama Fransa’da bir tek düşünür Luc Ferry acımasız eleştiriyor ama kim dinler!

beyaz

Tekrar bunları yazmak beni yoruyor ama konuya girmek için yine dışarıdan bakmak gerekiyor. Gözüme ilişen Beyaz Müzayede’nin güncel satışının kataloğunda yine malûm isimler ama kataloğun kapağında bir portre: yani satışın göz bebeği; imza Fahrelnisa Zeid, 500.000- 750.000 YTL. açılış fiyatı, kanımca milyona gidecek. Eğer sanat adına, resmin kuralları adına, tekniği adına, boya olarak, anatomik, estetik, içerik, mesaj vs. benzer çirkinlikte bir tablo, turistik mekânların kaldırımlarında 15 euro’ya satılıyorsa, belki Prenses’in hatırına biçilmiştir bu fiyat. Katiyen hiç bir hesaplaşmam yok bunları yazarken; oysa oğlu Nejat Devrim annesine karşı daha da acımasızdı: onu “canı sıkılan pazar ressamı bir prenses” olarak tanımlardı ve de dargın öldü. Sonuçta yine “kitsch”e dönersek, ne yazık bir zevksizlik de olsa bir kalite içerir kitsch; o zaman kitsch bile değil. Soyut süslemelerini eleştiremeyiz çünkü sanatçı böyle soyutluyor dünyayı dediklerinde, ona bir yanıt vermek güç ama durup dururken portre yapmak nereden çıktı? Yazının devamında, Blog’larımda daha önce bu konuda yazdıklarımda da görüldüğü gibi bir sataşma değil benim tavrım; bu çevrede kimse yüzüne eleştirmez, tekrar ediyorum 30 ressamla her ay 10 müzayede dünyanın hiç bir yerinde yok; köreltiyorlar pentürü kimse farkında değil!

“Tanınmış bir müzayede evi, verdiği ilanda “müzayede sezonunun” açıldığını muştalıyordu; oysa aynı günlerde Contemporary İstanbul fuarı da bitmek üzereydi. Şaşırdım, ne akıl almaz bir iştah, neyi göstermek istiyorsunuz, tekrar tekrar neyi pazarlayacaksınız? Varoluşlarında iğreti duranlar, lüks kataloglarında, pırıltılı internet sayfalarında, bu sezon piyasaya sürecekleri başeserleri kendi “virtuel” kolleksiyonerlerine “emri-vaki/fait accompli” sunarken, yine aynı ressamlar öteki müzayede evlerinin satışlarında, çok değişik değerlendirmelerle; ibrikler, sürahiler, el yazması panolar, tesbihlerle karışık, oryantalist suluboyalar ve de “meçhul Ermeni ressamların” “nocturn” İstanbul peyzajlarıyla bu oyunun içindeler. Daha dün bir sergiden aldığını bir müzayedeye koyup, o sanatçıya ve galeriye saygı duymayanlar, elden ele dolaşıp, ipi pazara çıkan tablolar, ressamlar! Unutmayalım yaşamak için müzayedelere ısmarlama resim yapanlar da çoğunlukta; yaşamak kolay değil! Bilemediniz otuz ressamı bile kapsamayan bir rutin. Bize özgü bir köpürme ama çoktan bir geriye dönüş başladı bilesiniz! Çöken bir ekonomi, resmi hani o başladığımız yılların kıyılarına getirdiğinde biliyorum ki siz daha önce çekip gitmiş olacaksınız!

Blog’umda geçen seneler de bu konuya değindim; değişen bir şey yok:

Ülkemizdeki bitmek tükenmek bilmeyen, resmin gizemini, hayalini “meta” adına pazara çıkaran, değnekçileri sanat yargıcı yapan “MÜZAYEDE” histerisine karşı yapacak hiçbir şey yok, sanatın  “albenisi”; bakan ama göremeyen gözlerin, yargılayamayan beyinlerin eline düşmüştür. Sanatı yöneten ülkelerde, uluslararası ünlü satış evleri bu pazarı değer adına bir “borsa niteliğinde” korurlar, çünkü “değer” bu yatırımın garantisidir ve de her gün müzayede yapılmaz!

“ Geçenlerde yine bir müzayedenin 2 milyonun üstüne sattığı bir tablonun -ki alan almıştır-, beğenisine “ne karışıyorsun, sen de ressamsın, kıskanıyor musun, sen de o tapınaktasın” demiştim! Sözgelimi, bu şamata içinde asıl gerçek; ülkemizde  – tekrar ediyorum – ileriye dönük resim tarihini; hazır giyimciler, müteahhitler / alış-veriş merkezlerinin patronları ve lüks otellerin sahiplerinin yazdığıdır. Daha önce Lebriz com. sanal dergide aynı şekilde diklenmeme bir yanıt gelmişti; bir bey, böyle konuşmama sinirlenerek  “Beyefendi ben cam ticareti yapıyorum, camcıların da resim sevmeye, resim almaya hakları yok mu?” demişti. Anımsamıyorum ne yanıt verdiğimi ama şimdi Ece Ayhan misali bir yanıt vereyim bu soruya: evet, ” Bütün Yort Savul’lar ” resim alır ve de sanat tarihi de yazarlar, müzayedeler yaşadıkça. Bu kez Arif Dino’nun bir şiiri geldi aklıma: “Döner kebap/ dönmez olsun!”
“Beni “kadına dair” bir blog yazmaya iten;  önümüzdeki günlerde yapılacak bir müzayedenin kataloğunda gördüğüm prenses Fahrünisa Zeyd’in satışa sunulan bir tuvali oldu. Tekrar baktım; 350.000 liraya satışa sunulan bu portreye gerçekten alıcı gözüyle, hani şöyle, resmin sınırlarında dolaşmış, biraz desenin farkında, boyanın, insanın içeriğinin, sanatın varoluşunun ya da sürekliliğin, bakmak fiilinin gerektirdiği tüm iyi niyetlilikle düşünerek, bu “croute’u – kabuğu”- bize yutturan “çığırtkanları” ve değnekçileri tekrar kutlarım. Bu konuda daha önce Blog’da yazdığımın ( Oxymore/Kasım 2013) ötesinde yeni bir şey söylemek gereksiz. Kanımca başlangıcın çok üstünde satılacağından hiç şüphem yok. Bu kez alıcıyı izleyeceğim- bir hazır giyimci, bir alışveriş merkezi patronu, bir taşeron-betoncu, şüpheli bir banker- kim olabilir bu parayı gözü kapalı atabilecek? Öteki ressamlar ne düşünüyor onu da merak ediyorum ve de biliyorum ki düşündüklerini böyle açık söylemezler, Bizans usulü daha temkinlidir eğer aynı yolda yürüyorsak.”
“Eğer konumuz “parayı veren düdüğü çalar” ise sayın iş adamı Zafer Yıldırım Dubai’den alır resmi evine asar. Ama iş bununla bitmiyor; mega alışveriş merkezlerinin sahibi, derici, Kasımpaşa Spor  Kulübü başkanı çaktırmadan Türk Resim Tarihini de yazıyor: Christe’s’in verdiği demeç elbet bunun “hamasi” bir nedenle yapıldığı; Raffi Portakal’ın telefonla gerçekleştirdiği satın alma operasyonu; 5 milyon ödeyerek Cumhuriyet’in 90. yıl dönümünde bu tablonun ülkesine dönmesi! Ben çok korktum bir yabancı alır diye ama korkulacak bir şey yok; bu İngilizler çok iyi bilirler “keriz silkelemesini”!

İster istemez eski anılara döndüm: 70 yıllarında Paris’te Galerie Katia Granoff’’ta Fahrelnisa Zeyd’in sergisindeyiz. Tüm Ortadoğu, Rus, Osmanlı prens ve prenseslerinin katıldığı bu vernissage’da kızı Şirin Devrim bana sergilenen bir sürü tabloda kendisin de “boyamak adına” bir payı olduğunu anlatmıştı ve de inanmamıştım. 1994 de yayımlanan “Şakir Paşa Ailesi” anı kitabından bir alıntı:

“Noel’den sonra kardeşim, ailesi ve kocam, Lech’e hareket ettiler. Hem Ürdün veliahtı Prens Hasan’la buluşacaklar, hem de kayak yapacaklardı. Ben anneme bakmak için Viyana’da kaldım, biraz iyileşirse yılbaşını onlarla Lech’te geçirmeyi umuyordum.
Annem elime kalın bir fırça tutuşturdu. ‘Ne olur bana yardım et, şu arka fonu kırmızıya boya, kendim yapacak olsam yorgunluktan ölürüm, oysa portreyi bu gece bitirmek istiyorum.’ dedi.”
“Bir tuvalin kötü boyandığının farkına varabilmek bile yine bir bilgi içerir; pentürün tüm varoluşunu, bir tek sözcükle örneğin “postmodern” le, tersyüz etmek, yeteneksizliği müzelere, koleksiyonlara sokmak becerisini gösterenlerin, bu “manipülasyon” güçlerinin arkasında kapitalist yatırım fonları, bankalar, zengin uluslararası müzeler vardır.”

“Bu demek değil ki düşlediğimiz resim yapılmıyor; ressam -benim anlamımda- parasal döngü içinde açılmış galerilerden elini ayağını çekmiş, yerini çığırtkanlara, şarlatanlara bırakmıştır. Resim ‘çağdaş’ı, ‘modern’i bayrak olarak açmış sanat lobileri kurmuştur, atölye yerini “manufacture”(fabrikasyon)a  bırakmıştır Yaratma edinmeleri, yaratıcılığın bireyselleşmesiyle orantılıdır, resme nitelikli bir katkı, sanatın anlamıyla bir kaygı oluşturur, yapma boyutları resmin geldiği yeri yadsımaz, sanat bir sürekliliktir. Soyutlaşma bir indirgeme tehlikesi değildir, anlatımdaki transparance(şeffaflık) teknik bir dil olduğu sürece figüre içerik olarak katılır. En büyük tehlike; sanatın anlamını, varoluşunu unutup “standart kurmacalar” ya da ‘contemporary’yle göz boyamaktır. Entrikaya dönük, gnostik anlamda müzecilik, yargı sistemlerinin monopolleşmesi, uç yargı sistemleri, giderek sanatın sığlaşmasının nedenlerinden biri oluyor. Modernlik fenomeni bir kalkan olduğu sürece, sanatı yargılamak, bakanın algısını robotize etmekle, örneğin “postmodern” oluşturuyor. İşte o zaman isterseniz,  siz de ressam olabilirsiniz!”

“Beğeninin bu denli çarptırılması, kendiliğinden oluşmuyor, “décadence”(çöküş), çağların belli dönümlerinde insana dair paradoxal bir moral düşüşüdür. Yalnız “plastik sanatlara” dokunuyorsa bunu genelleştiremeyiz ama tüm bu çirkinliğin “officiel”(resmi) olarak ileriye dönük müzeleşmesi, paraya dönüşmesi, yapıtlaşması, bir öngörü olarak hiçbir perspektife sığmıyor. Ne yazık “eleştiri ya da karşı oluş” tavrı medyada susturulmuş, tüm basın övgü, hayranlık ve uzun ömürler sunuyor. Eğer özgürce bir şey yazıyorsam bu çevreden hiçbir çıkarım olmadığı içindir. Bu tarafta geriye dönük hiç bir diyalektik dönüşüm olamaz. Ne yapalım? Kabul mü..? Katiyen, yapılan “modernlik fenomeninin” arkasına sığınmış bir kabustur, geçicidir ama geriye kalan daha da önemli bence; geriye bir “syndrome”(sendrom) kalacak, “syndrome BURN OUT”

 

Share Button
Utku VARLIK

Hakkında Utku VARLIK

Sanatsal eğitimine 1961 – 1966 yılları arasında Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Sabri Berkel atölyelerinde başlayan Utku Varlık daha sonra oyma baskı (gravür) ve taş baskı (litografi) atölyelerinde devam etmiştir. 1970 yılında Paris´e gitmiş, 1971 – 1974 yılları arasında Güzel Sanatlar Ulusal Yüksekokulu´nda George Dayez ile, 1973 – 1975 yılları arasında da Cachan Atölyesi´nde taşbaskı çalışmıştır. Sanat çalışmalarına halen Paris´te devam etmektedir. İlk önceleri dışavurumcu anlatımla figürlerini biçimlendiren Utku Varlık, 1960 ve 1970´lerde dönemin politik yaşamından etkilenerek yaptığı resimlerinde de bu anlatım biçimini kullanmıştır. Sanatçı özellikle 1975´ten sonra dışavurumcu anlatımdan uzaklaşmış ve düşsel bir anlatım biçimine yönelmiştir. Sanatçı için figür, sürekli ve asal olan doğanın yaşayan öğelerinden biridir ve yansımasını doğada bulur.

Yorumlara kapalıdır