Hülya Küpçüoğlu, Oğuz Haşlakoğlu’yla Retro-Inspective Sergisi Bağlamında Röportaj

Share Button

Oğuz Haşlakoğlu’nun İTÜ Rektörlük Sanat Galerisi’nde açtığı sergi ‘Retro-İnspective’ adını taşıyor. Sergide sanatçı; farklı dönemlerde, farklı teknikler veya malzemelerle yaptığı resimlerden bir seçki sunuyor. 1990’lardan günümüze iç içe geçmişliklerle varlık-yokluk kavramını vurguluyor. Mekânda iç içe iki sergi kurgulayan sanatçı, kullandığı teknik ve içerikle zıtlıklara da dikkat çekiyor.

H.K.: Retro-inspective adlı kişisel serginizde geçmişten günümüze gözden geçirdiğiniz şeyler neler?

O.H.: Sergi sanatsal olarak yaşadığım 1990’ların ortalarından itibaren günümüze dek sanatsal kimlik oluşturma ve bu kimliğin geçirdiği değişimlerin bir serimi ve bu anlamda da hem benim hem de ümit ederim sanatseverler için hem geride kalmış hem de içinde bulunduğum dönemleri ve eserleri daha yakından tanıma, gözden geçirme ve bir bütün olarak temaşa etme vesilesi. Bu anlamda retro’nun geriye dönük oluşu “inscpection” ile inceleme ve araştırma boyutu kazanarak geleceğe uzanıyor ve orada da sergi içinde sergi olarak sayısal sanatın çıktılarını içeren “Sayısal Sûretler” sergisi ortaya çıkıyor, bir sürprizi olarak.

H.K.: Bir ressam ve felsefeci olarak serginizde hangi kavramlara odaklanıyorsunuz?

O.H.: ‘Değişimde aynı kalma’, benim, sergi asıldıktan hemen sonra karşısına geçtiğimde fark ettiğim temel mesele oldu. Resimler içinden öznenin aktığı bir nehir yatağına dönüştü âdeta dolayısıyla da şunu sorarken buldum kendimi: Ben miyim bu resimleri yapan yoksa resimler mi beni yapan?

H.K.: Sergide farklı teknik ve malzemelerle yaptığınız resimler, videolar var. Bu süreçten bahseder misiniz?

O.H.: “Sayısal Sûretler” sergi içinde sergi düşüncesiyle tümüyle elektronik, sayısal ortamda hazırlanmış (tümü büyük ağırlıkla bir telefon ekranında parmakla çizilmiş ve yine telefon ortamında bir kısmı renk, doku vs. anlamında“edit” edilmiş) bir “hack” aslında. Mekânın özelliklerini de kullanarak geleneksel tuval resminin ortasında yeni medyaya has teknik ve malzeme kullanımıyla geçmişi ortasında gelecek ufku açıyor. Bu anlamda biri görsel ve işitsel olanın birliğine diğeri ise karşılıklı uyumuna bağlı iki “video art” yapıtı doğrudan “Sayısal Sûretler”in zamanı da içine katan hareketli yönünü oluşturuyorlar.

H.K.: Renk kullanmayı seven bir sanatçı olarak, renge yüklediğiniz anlamlar var mı?

O.H.: Renk için anlam bana göre önce ressamda belirmek koşuluyla mümkün görünüyor. Rengin resim sanatında ne kadar akıl dışı bir eleman olduğunu biliyoruz; çizgi ve biçimin ölçülebilir oluşuna karşın renk çevresiyle ve alan büyüklüğüyle oldukça değişken özellikler gösterebiliyor. Bu anlamda renk resmin ruhsal atmosferini veren bütünleştirici bir role sahip. Renk sayesinde resim bir yaşantıya kavuşuyor, ruhsal bir anlam kazanıyor. Benim resimlerim için madde ve enerjinin birbirine dönüşmeye her an hazır karşılıklı etkileşimlerinin bir mekân açma eylemi olarak ifadesi denilebilir. Bu anlamda “mekân açmayı” hem nesne hem de mekân özelliklerine birlikte sahip olan temel geometrik biçimler üzerinden matematik nesnelere hayat vermesi, onları salt birer biçim oluştan başlı başına bireysel bir canlı varlık hâline getirmesi anlamında ancak renk sayesinde gerçekleştirebilmeyi umuyorum.

H.K.: Ressam ve felsefeci olarak, bu iki ana dal ile ilgilenmenizin avantajları veya dezavantajları neler?

O.H.: Tümüyle kişisel bir mesele olarak, marifetin ötesinde bizatihi anlama odaklanma arzusu beni felsefe ve resim arasında, üniversiteden başlayarak, Boğaziçi ve Akademi arasında geçen bir tür iç içe dokuma pratiğine yönlendirdi diyebilirim. O nedenle de ortaya çıkan örgü elbette benim hayatımdır; dolayısıyla da hayata dair her şey gibi olumlu ve olumsuz özelliklere sahiptir. Sanırım en temel olanı ne ressam ne de felsefe camiasıyla yeterince ve gereğince içli dışlı olamamamdır, çünkü bir alanın anlamı bana ancak diğerinden göründüğü için, aralarındaki, birinin diğerine dönüştüğü sınır, benim yaratım ve düşünce çadırımı kurduğum yurtsuz yurdum hâline gelmiştir diyebilirim. Yalnızlığın ne büyük bir hediye olduğunu anlatamam ancak işte hayattaki her şey gibi hüznünü de neşesinin içinde taşır kaçınılmaz olarak.

H.K.: Sanatçı Mahir Güven’in TRT2’de yaptığı programda sanatı, sanat ne değil ki diye tanımlıyorsunuz ve sanatın yapılıyor olması zaten bu tanımın bir cevabı, diyorsunuz. Bu yanıt öncelikle bizi Duchamp’a götürüyor diye düşünüyorum. Duchamp, pisuarı sergilediğinde, dilbilimsel olarak elle yapmak demek olan sanatı yadsıdığını ifade etmişti. Estetik değerleri de yerle bir ettiğini söylemişti. 20. yüzyılın başından 21. yüzyıla  sanatın estetik değerleri yıkmak veya sanatı yadsımak üzerinden nasıl yol aldı?

O.H.: Duchamp, ilk kez Kübizmin Cezanne’dan mirasla oluşturduğu kavramsal espas (gördüğünü değil -görüneni biçimsel olarak farklı bakış açılarına ayrıştırıp giderek bir işaret diline dönüştürerek- düşündüğünü yapmak) fikrinden hareketle Dada’nın “karşı-sanat” ilkelerini doğrudan sanat yapıtının varlığını sorgulayan radikal bir sürece uyguladı. Sonuç kaçınılmaz biçimde sanatı olabilirlik sınırlarına taşıdı. Böylece de sanat her şey olma imkânında hiçbir şey olmayı da göze almış oldu. O gün bu gündür sanat bu ‘aporia’yı bünyesinde taşır; her şey olarak hiçbir şey. Duchamp’ın sanatla ilgili eleştirel yaklaşımının en değerli kısmı aslında onun bir alışkanlığa dönüşmesine karşı oluşudur. Buna karşı durabilmesi ise ancak bir düşünüre dönüşerek mümkün olabilirdi. Günümüz sanatının temel sorunu sanatın üst düzey bir eğlence hâline gelmiş olmasıdır. Sanat artık ağırlıkla tekno-kültürel kodlar üzerinden ve düşünce derinliğinden yoksun biçimci bir estetik anlayışıyla tümüyle kabullenilmiş bir dünya tasvirine hizmet etmektedir ve bilinir ki kültürel olan her şey esasen birer alışkanlıktan (habit; habitat, habitus, habitue) ibarettir. Kültüralizmin sanat için özellikle özerklik ve özgürlük bağlamında ciddi bir tehdit oluşturduğunu düşünüyorum. Eğer bir yapıt üzerine oturduğu temel dünya görüşü “başka bir dünya mümkün” ümidini örtük/açık bir biçimde kendisinde taşımıyorsa ben onun sanat olma imkânın da bulunmadığını düşünüyorum çünkü sanat benim gözümde bizzat “gerçekliği düşlemek” değilse zaten hiçbir anlama gelmiyor.

H.K.: Bunun Türk resim sanatındaki izdüşümüne bakarsak ne söylersiniz?

O.H.: Taklitle takip arasında kalmışlığın ağır maliyeti bizde ithal kavramlarla yapılan kavramsal soslu küratör etkinlikleriyle sanki artık “bunu ben de yaparım” amatörlüğünün “bak işte oldum”una dönüşen bir “neden olmasın”cılığın jölesinde yüzme taklidi yapılmasına dönüşüyor. Sanatın kendini en kötü ifadesinde dahi tersyüz etmek olduğunu bu hevesli amatörlere birilerinin söylemesi lâzım. Bununla elbette seçkincilik yapmıyorum; sanat eğer yapılacaksa önce ‘olma’dan başlamak gerekir demeye çalışıyorum. Sanat hâlâ bir yapma olarak anlaşıldığı için kim daha iyi yapıyor rekabeti günümüz sanatçılarının âdeta eldeki yegâne fukara avuntusuna dönüşmüş durumda.

H.K.: Sanatçı/Felsefeci olarak 21. yüzyıl sanatçısını nasıl tanımlıyorsunuz?

O.H.: “Elde var sıfır” olarak, ancak işte asıl kıymetli olan da o, çünkü ısrarla bilimin bizi kuantum kuramının olağanüstü başarısına rağmen hâlâ içinde tutmaya çalıştığı ‘deterministik evren’ paradigması tıpkı Berlin Duvarı gibi yıkılacakmış gibi görünüyor. Karşımızda artık bir “olasılıklar evreni” olduğu düşüncesine kendimizi alıştırsak iyi olacak sanki. Öyle olunca da böyle bir evrende/dünyada ayakta kalmak giderek insandan daha fazla yaratıcılık talep eder görünüyor. Bence bu yüzyılın sanatçısı bu duvarın yıkılmasına birinci elden katkıda bulunmalı ve sonrasında da tavşan deliğinden düşerek kendisini içinde bulduğu harikalar diyarında tıpkı Alice gibi böyle bir evrende nasıl yaşayabileceğine dair de doğrudan sanatı herkes için bir model olarak sunmalı. Bu anlamda patafiziğin kurucusu olan “Kral Übü”nün yazarı Alfred Jarry’i burada özellikle anmak isterim. Kuantum evreni, diğer yandan karşıtlıklardan beslenen bir önceden belirlenmiş evren anlayışının insan için geçerliliğini yitireceği anlamına da gelebilir. İşte bir gelecek öngörüsü: 21. yüzyılın sanatçısı yel değirmenini miğfer olarak başında taşıyan bir Don Kişot olduğunu anladığında trajedi ve komedinin birliğini fark edecek ve bunun dönüştürücü gücünü sanatının temel motivasyonlarından biri hâline getirecek.

H.K.: Bazı güzel sanatlar veya tasarım fakültelerinde sanat felsefesi dersinin olmamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

O.H.: Tarif ile tanım arasındaki farkın ortadan kalkarak bilginin tümüyle bir yorum keyfiyetine dönüştürüldüğünü düşünüyorum. Oysa ancak tanımdan hareketle sanatın tanımının da aslında ancak yapıtla mümkün bir olgu olduğu anlaşılabilir/anlatılabilir. Sanatın bilgisi biliminkinden farklı olarak özne ve nesne ayrımından hareket etmez. Sanatta ‘ben’ her zaman bir başkasıdır; insan kendisine bir başka yüzde olduğu gibi bir kül tablasında ya da bir sokak köpeğinde de rastlayabilir. Bu nedenle de sanatın bilgisi onun kronolojik kültürel biçim ve tarzlarının tasnif ve tarifine indirgenemez; o her zaman bir iç içe geçme olarak insan olma tecrübesini tüm boyutlarıyla anlamaya çalışır.

H.K.: Sanat Felsefesi ve Estetik adlı kitabınız basım aşamasında. Kitabın sürecinden bahseder misiniz?

O.H.: Konuyla ilgili daha önce hakemli hakemsiz dergilerde ve sempozyum kitapçıklarında yayınlanmış özgün bilimsel makalelerin bir derlemesi olarak başlayan, ancak doğrudan özellikle kuram bölümünün tümüyle yeniden yazılmasıyla sonuçlanan, “Sanat Felsefesi ve Estetik Yazıları” adıyla çıkacak olan ve tümüyle kendi kendisini oluşturan bir kitaptan söz ediyoruz aslında. ‘Kuram’, ‘eleştiri’ ve ‘düşünce notları’ndan oluşan üç bölümüyle kitap kuramsal bir çerçeveyi eleştirel bir uygulama bağlamına taşıyor ve sonunda da tefekkürün sınırlarına doğru biçimsel denemeleri de içeren radikal denilebilecek bir düşünce yolculuğuna çıkıyor.

Share Button

Yorumlar kapatıldı.