Willie Green’s Press Play, Massey Klein Gallery, (June 21st – July 21st, 2019)

Share Button
Willie Green: Press Play
June 21st – July 21st, 2019
Opening Reception: Friday, June 21st 6:00-8:00pm
Massey Klein Gallery is pleased to announce, Press Play, a musical and visual exhibition curated and produced by Willie Green.  The exhibition will be on view from June 21st through July 21st with an artist’s reception on Friday, June 21st from 6-8pm.

Producer Willie Green’s latest project uses a unique software process that converts an image into sound, effectively allowing him to sample select artwork from the gallery’s roster of artists.  After importing images of each painting, print, or drawing, visual qualities of the art are translated into complex audio waveforms that are then manipulated into distinct instrumental sounds, including drums, synths, and more.  Armed with only these avant-garde tones, Green has composed an original album, Press Play, that has been directly created from each work of art and is also a sonic expression of his own interpretation of each piece.  During the exhibition reception on June 21st, the album will be played in its entirety throughout the gallery.

During the remainder of the exhibition, visitors to the gallery will be encouraged to listen to each of the 10 tracks composed in response to the artwork.  Curation of the exhibition will follow the album’s track development, starting with Song 1 in the front gallery.  Near each painting, there will be headphones installed to experience the musical compositions.  Visual artists whose work will be included in the exhibition are Giulia Dall’Olio, Michael Holman, Stephane Joannes, Martine Johanna, Garrett Klein, Matthew Larson, Wouter Nijland, and Laura Sallade.

View the artwork included in the exhibition: here

Watch a documentary following Green’s album process on the Gallery’s website.

Paul “Willie Green” Womack is a Brooklyn-based record producer and audio engineer, and a mainstay of the independent Hip-Hop scene. One of the sonic architects of the sub-genre known as “Art-Rap”, Green challenges conventions with his dense sonic landscapes, pounding drums, and innovative sampling techniques. A drummer from a young age and a graduate of Berklee College of Music, Green brings a diverse musical background including jazz, classical, and soul to the dusty looped world of Hip-Hop. As a member of the Audio Engineering Society, Green also strongly promotes audio education, serving as Hip-Hop and R&B Chair of the Convention Committee and a member of the Diversity and Inclusion Committee.

Willie Green and Massey Klein Gallery would like to extend special thanks to each visual artist involved in Press Play and to AKG and Harman for their generous support in providing headphones for the exhibition.

Massey Klein Gallery is located at 124 Forsyth St. New York, NY 10002.
Gallery hours are Wednesday through Saturday 11:00 AM – 6:00PM and Sunday 1:00PM – 6:00PM.

For press inquiries or questions about works available, please contactryan@masseyklein.com or call +1.917.261.4657

DEVAMINI OKUYUN
Share Button

Şafak Güneş Gökduman, Türk Edebiyatı’nda Yozlaşma ve Zümrüt Apartmanı

Share Button

Kendimden utanmalı mıyım bilmiyorum ama Zümrüt Apartmanı kitabını okumadım hatta birkaç güne kadar adını bile duymamıştım. Fakat malum olaydan bir arkadaşım vasıtasıyla haberdar oldum. Sözü edilen kitaptan alınmış bir sayfanın ancak birkaç satırını okumaya tahammül edebildim. Bu satırlar, tahammül sınırımın dışında olsa da söz konusu kişinin ve yayınevi sahibinin iddia ettiği gibi ortada edebi bir eser var da ben eski kafalı olduğum için mi göremiyorum

DEVAMINI OKUYUN
Share Button

Habip Aydoğdu’nun 76/76 Adlı Sergisi İzmir’de, 12 Şubat-6 Nisan 2019,Selçuk Yaşar Sanat Galerisi, İZMİR

Share Button
Habip Aydoğdu’nun “76/76… isimli sergisi 12 Şubat-6 Nisan tarihleri arasında Selçuk Yaşar Sanat Galerisi’nde… 1974 yılında Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu’ndan mezun olan Aydoğdu, yaşamla resim arasındaki gizli bağı koparmadan, resim dilini sürekli zenginleştirdi. 1970’li yıllarda dönemin çalkantılı toplumsal yapısı resimlerine yansıdı. 80’li yıllara doğru yerini simgesel anlatımlara bıraktı. Düşlere dair imgeleri öne çıkardı. Sanatında baştan beri gerçeği kendi süzgecinden geçirerek soyutlamaya önem veren sanatçının resimleri bu dönemde öyküsel olandan giderek daha da uzaklaştı. 1990’lı yıllardan sonra çizgi kadar rengin lekesel etkilerini de öne çıkardı. Zengin çağrışımlarla yüklü dışavurumcu soyut bir anlatımı benimseyen sanatçı, tuval resminin ötesinde farklı araç ve gereçleri de anlatım malzemesi olarak kullanmaya başladı. Müzik ve bale gibi görsel – işitsel sanatların etkileşimini sunan performanslar da gerçekleştirdi. Sanatçı eserlerinde, yaşamla resim arasındaki gizli bağı koparmadan zenginleştirdiği resim dilini yansıtıyor. Türkiye ve çeşitli ülkelerde 70’i aşkın kişisel sergi açan, hakkında sekiz kitap yazılmış, önemli ödüller almış Aydoğdu’nun eserleri, müzelerde ve özel koleksiyonlarda yer almaktadır. Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı | Selçuk Yaşar Resim Müzesi ve Sanat Galerisi: Cumhuriyet Bulvarı No: 252 Alsancak | İZMİR – T. 0(232) 422 65 32 Ziyaret Saatleri: Her gün (Pazar Hariç): 10:30 – 18:30 | Cumartesi: 12:30 – 18:00     DEVAMINI OKUYUN
Share Button

Utku Varlık, Düş Yörüngesi

Share Button
Dostum Ali Hatemi’nin dün alıp duvarına astığı bu tablonun ( 2007 ) çok ilginç bir öyküsü var: Victor Hugo’nun şiirlerini – bence düz yazı – “CONTEMPLATION’ı okuduğumda, kendime sordum: bakıyoruz ama görüyor muyuz? O uzak belki çok yakın, farkında mıyız? Artık düş görüyor muyuz? İşte kendime sorular sorarken, bir not defteri misali; bir sürü “meteor” bu tuvalin üstüne düştü, garip! Tüm yaşantımda geceleri çıkıp dolaştığım peysajlar, o erken yıllarda beni etkileyen ressamların düş kentleri ve de “nocturn” dür. Yine büyücü ay ışığıdır, silüetlerin ve bizi çağıran “hiç gidilmeyen denizlerin” ufuk çizgisi; kaçmak, çekip gitmek, kurtulmak, bilmiyorum beni çağıran o fısıltı bugün bile kulağımda. Ne yazık dilimizde bazı sözcükler öteki dillerden çeviride anlamsız kalıyor; contemplation: bir şeyi hayranlıkla izlemek, oturup ona uzun bakmak vs. olsa da, sözcüğün “tinsel” anlamını veremiyor. Bu sözcük Victor Hugo’nun 1856 da 158 şiirini içeren kitabı ” Les Contemplation ” un adıdır. Kitabın çekim alanı, şiirin aşk ve genellikle ölümü çağrıştıran yanı; Hugo’nun Sen (Seine) Nehri’nde boğulan kızı Léopoldine Hugo’ya yazdığı bir “ağıttır”. Bu tarifsiz acı yaşantısının yörüngesi oldu giderek. Ama niye “geceye dair” bu hesaplaşma, bu solgun ay ışığında, dalgın baktığım bu karanlık nehir,  Hugo’nun karabasanıydı, kızını alıp götüren. Tin kendi dekorunu buluyor, şiirinin ortamı ve de ‘düş’ün çekim alanı; tam zamanıdır geceyi dinlemenin. Başka bir dekor, bizi çağıran “kozmik” boşluklar, derinlikler ve perspektif. Mekânlar daha aydınlık, büyük saraylar, göz alabildiğine dek uzanan rıhtım. Sanki her şey öylece donmuş kalmış, yaşadığımız içsel “alegori”, kendini o yavan gerçekten arıtarak kristalleşmiş. Sanki dingin bir boşluktayız tüm endişelerimizle. Kozmik ve uçuk. Niçin hayal denizlerimiz suyunu çekti? Hiç görmediğimiz kıtalar, akıl bile edemediğimiz doğalar, farkında olmadığımız renkler, sesler! Bugün başka gezegenleri düşlüyoruz ama bir “contemplation” eksik, şiir bile başını almış gitmiş!   DEVAMINI OKUYUN
Share Button

UTKU VARLIK, VELVET BUZZSAW-ÖLDÜRMEK SANATI

Share Button
Yakında ölümü beklenen “ART CONTEMPORAINE” üstüne Pierre Lamalattie’nin yazdığı çok ilginç bir roman “L’ART DES INTERSTICES” kanımca Türkçeye çevrilmedi; bence çevrilmesin çünkü biliyorum kimleri rahatsız edeceğini. Dünyada da öyle, bir moda: parasını nereye transfer edeceğini bilmeyen milyarderler, parasını aklamak isteyen bankerler ve de komplekslerine yatırım arayan snop bir sınıfın, öncelikle kültürü politikanın rayına oturtup, modern müzeler, galeriler, tarihi mekanları babalarının malı gibi bu anlamsızlığa açıp, çağımızın sanatı yapmışlar. Bir “tsunami” misali örneğin Paris’te ünlü pentür galerilerini de götürdükten sonra yalnız milyarderlerin fondation’larında “her şey sanat olabilir; bununla kafamızı yormayalım” sloganıyla sanatı yönetiyor. Sanat cıvımaya “undergraund” markasıyla 60 yıllarında, bir galerici İrving Blum’un, Washington National Gallery’de Andy Warhol’un  30 tablosunu, “Campbell Domates Çorbası”nı sergilemesiyle başlamıştı. Ne zaman Louvre tapınağına, örneğin Wim Delvoye, dövmeli domuzlarıyla, bok makinesiyle, Anselm Kiefer sökülmüş beton bloklarıyla vs. girdiğinde şunu gördük: Fransız Kültür Bakanı bu lobiye teslim olmuştur. Sonunda Versaille Sarayı, Grande Palaise… Tüm zevzeklikleri daha önce yazdık söyledik. Şimdi bunlar 21 yüzyıl sanat tarihine maloldu, geriye dönüş yok! Öyle düşünüyorduk diyelim ama, tüm bu “conceptuel”in akıl hocası “Documenta Kassel”in 2017’de 17 milyon euro borçla çöküşü – çok garip, hiç konuşulmadı ve unutulup gitti!-, bu şamatanın sonunun geldiğinin birinci sahnesiydi ama biliyorum bu can çekişme kolay olmayacak; sanki kitabın başlığı gibi: ışık ne yapıp yine bir aralıktan sızacak!The Squar filminden sonra “L’art Contemporant”nı konu alan bence çok ilginç bir film. Fransa’da sinema eleştirmenleri çağdaş sanatı ti’ye alan filmleri fazla sevmiyorlar; normal, çünkü bağımlı olduğu dergi ya da gazete patronlarının çağdaş’a olan beğenilerine dokunabilir! Dan Gilroy genç bir sinemacı konu ve senaryo da kendisinin. Art Basel-Miami fuarında başlıyor; gidenler, görenler bilir ne denli bir züppeliktir bu fuarlar, üstelik zengin ve şımarık, böylesini Avrupa’da bile zor göreceğimiz bu Amerikan galerilerinin patronlarından, sekreterlerine kadar, aynanın içine giriyoruz. Ünlü olmak bir an işi, para kazanmak ta öyle, tesadüfler, bir galeriden ötekine transfer edilen sanatçılar ve de onları parmağında oynatan sanat eleştirmenleri. Dekor alabildiğine lüks, her şey “sansüel”, seks bir silah ama duyusal bir ilinti, unsur yok, galerilerle ilişkinin odak noktası bu! Film gerçekten bir belgesel tadında başlıyor, portreler çok ilginç: örneğin John Malkovich’in oynadığı, hayal gücünü yitirmiş o çevrede ünlü bir ressam, ne yazık devasa bir atölyede kendini yitirmekte ve gözden düşme tehlikesiyle başbaşa. Başka bir açıdan filmin yine belgesel bir yanı bu galerilerin müzelere olan inanılmaz otoritesi; galeriler, besledikleri sanat eleştirmenleri ve düşünürleriyle baskı yapıp müzelerin koleksiyonlarını “manipule” ediyorlar. Dünyanın her yerinde böyle ama burada sanki içindeyiz! Filmin bize sunduğu başka bir moral: sanat eseri ikinci planda: vernisajlarda eserlerden çok moda, giyim, sansüalite ön planda. Bir tablo içeriğinden önce bir matah, hemen alınıp satılan; sanatçı da öyle, standart bir dekorun içinde, bir obje sanki! Böyle bir filmin ticari bir işleve girebilmesi sinema pazarının kanunlarına göre, bu belgesele mecburen bir entrika koymak zorundaydı, yoksa malûm. İkinci planda bu ünlü galeride çalışan bir sekreter, yaşadığı binadaki komşusunun intiharına şahit oluyor. Hiç dışarıya çıkmayan yaşlı ve gizemli bu adam, aslında eserlerini de gün ışığına çıkartmamış çok ilginç bir ressam. Genç ve güzel sekreter ressamın atölyesinde yüzlerce pentür, desen vs. bulduğunda bunları değerlendirmek için, kendisiyle flört eden biseksüel ünlü eleştirmene gösteriyor. Resimler figüratif, dışavurumcu, -art brut ve violant, “psychique yaralar”  içeriği yönetiyor. Ressamın özgeçmişini araştırıyorlar; görüyorlar ki resimlerindeki dram bir hayalden öte, ressamı yönetmiş bir karabasan. Genç ve güzel sekreterin yardımına sığındığı ünlü eleştirmenle bir altın madenini bulduklarının farkına vardıklarında, galerinin de bunu fark etmesi olayı dışa duyuruyor. Galeride sergilenen resimlerin yarattığı “sensation”, medyatik bir bomba misali öteki galeriler, müzeler, kolleksiyonerler yani “altına hücûm”. Bu detay bence negatif değil çünkü “contemporary” adına ters-yüz edilen ve de yatağı değiştirilen gerçek pentüre bir özlem, düşünün önünüzde “Contemporary İstanbul” diyerek ithal edilen bu fuarda gördükleriniz; işin kolayına kaçıp, “ne üretirsek o kadar satarız” ve de göz boyama! Sonuçta filmin ticari boyuta girmesi adına yönetmenin yaptığı en önemli hata: bu “lanetli” ressamın, tüm resimlerini gün ışığına çıkaranlardan öç alması, “ilenme” biraz abartılarak da olsa bu tür galerilere bence meheldir. Kendi kendilerine yapay bir piyasa yaratıp, sanatın varoluşunu bir “promotion” gibi kolay para kazanma, her ay onlarca müzayede yapanları da unutmayalım. Sonuçta moral: özenmenin tehlikesi; sanatı bir sirk niteliğinde kapitalizmin kanunlarıyla dünyaya export edenler bugün yine aynı güçte bizi yıkamaya devam ediyorlar. Ekonomik olarak çöküşe geçmiş ülkemizde bu Miami misali galericiliği Dolapdere’de oynamak isteyenler, bankalara sırtını dayayıp lüks dergilerle “conceptuel” biosphere’de ukalalık yapanlar, karanlık paralarla fantome müzeler kurarak kompleks giderenleredir sözüm. DEVAMINI OKUYUN
Share Button

Nilgün Yüksel, “Shin-Ge-Bis Kuzey Rüzgarı’nı Nasıl Kandırdı?”

Share Button
Serginin adı Shin-Ge-Bis adlı bir balıkçıyla her yeri buza çevirmek isteyen Kuzey Rüzgarı’nın karşılaşmasını anlatan bir Kızılderili masalından alıntı. Cesaret, zeka, gerekli bir inat, sabır ve farkındalık üzerine bir masal bu. Öfke ve kibirle bilgelik ve neşe arasındaki gelgitin, bilgeliğin ve neşenin zaferinin masalı. İnsanlığın doğayla iletişimine gönderme yapan, fantezi ve gerçeküstünü gerçekliğe çeviren, duyguların katmanlarını metaforlarla aktaran tam da sanatın kaynaklarını anlatırken öze dönüşü betimleyen kısacık bir anlatı. Başka bir deyişle üzerine çokça düşünülesi bir hatırlatma ya da anlatıcının, özne olarak sanatçının gizlerini açık eden bir gösterge. Bazen masal bu, diye başlar ironiler, sonra dinleyen, izleyen, alımlayan akılda dönüşürler. Aslında dünyayı tanımanın, benliği oluşturmanın, ortak bilinçaltı yaratmanın yollarından biridir onlar. Tıpkı sanatların her dalında olduğu gibi. “Shin-Ge-Bis Kuzey Rüzgarı’nı Nasıl Kandırdı?” masal başlığında bir araya gelen dört sanatçı, Oral Ünlü,  Emine Bıyıklı, Eda Çığırlı ve Özkan Işık, imgenin aracılığıyla sanatın kaynaklarına, olasılıklarına dikkat çekerken bakış açılarımızı bir kez daha gözden geçirmeye davet ediyorlar. Oral Ünlü, bir bütün olarak doğanın ve ona dair ayrıntıların, ağaçların, dalların, kozalakların, taşların büyüleyiciliğinden yola çıkıp soyutlama mantığıyla oluşturduğu eserlerin yanı sıra malzemenin dönüşümüne beden, cinsellik, varlık, yokluk ilişkilerine değin olabildiğince geniş bir perspektifte yoğuruyor çalışmalarını. Beslendiği kaynakları bizzat esere ya da eserin malzemesine dönüştürerek aslında her an birlikte devindiğimiz tüm o görsel imgelerin olasılıklarını da araştırıyor. Çoğu zaman üzerinde düşündüğü mesele malzemesini belirlediği için onun yapıtlarını tek bir mecrada belirlemek de olası olamıyor. Boyadan, buluntu malzemeye, icat ettiği tekniklerden videoya kadar disiplinlerin ve materyalin geçişliliği üzerinden kurguluyor düşüncelerini Oral Ünlü. Bir başka açıdan yaşamsal olanın, yaşama dair kaygıların griftliğinden seçtiklerini anda damıtarak getiriyor izleyicinin karşısına. Özkan Işık’ın çalışmalarını belirleyen ana eksen ise cinsiyet ve toplumsal cinsiyet rolleri. Sergide yer alan “Mahrem Dedikodu” adlı yerleştirmesinde tabu ve kabulleniş üzerinden yarattığı ikilemle bakış açımızı zorlayıp yüzleşmeye davet ediyor bizi. Dantel, tül, tülbent, saten, kot ve ardına ekleyebileceğiniz kumaşlar üzerinden yaratılan “kadın” tanımlamasını tek bir cinsiyet, cinsellik imgesine indirgeyerek toplumun ikiyüzlülüğüne dair bir anımsatma kurguluyor. Işık’ın çalışmaları feminist teori üzerinden okunabilir. Bununla birlikte Toplumsal Cinsiyet Belası üzerinden Judith Butler’a bir saygı duruşu gönderip yapıtı doğrudan Queer teorinin verileriyle de değerlendirebiliriz.“Kimlik kategorileri beni her zaman rahatsız eden bir çerçeve olmuştur; ben kimlik kategorilerini değişmez ayak bağları sayar ve onları ortaya çıkması kaçınılmaz dert yuvaları olarak kavrar, hatta öyle lanse ederim.”[1] der Butler tam adı dipnotlarda yer alan çalışmasında. Işık’ın çalışmaları Butler’ın bu görüşünü özetler nitelikte. Sanatçı, kimlik kategorilerinin rahatsız ediciliğini tam da bizzat bizim yaptığımız kimlik kategorilerini göstererek ifşa ediyor. Eda Çığırlı’nın psikolojiden, kişiselliklerden, bilimkurgudan beslenen çalışmaları bir dizi özelleştirilmiş figürle çıkıyor karşımıza. Daha önceki çalışmalarından sentezleyerek getirdiği bu yapıtlarında yarattığı başka bir dünyada başı boş dolaşan kimliklerin bedenlenmiş hâllerini gösteriyor izleyiciye. Fonun dinginliği ile tezat bir hareketi içeren hayvan figürleri aynı zamanda insani duygulara, oluşlara birer gönderme. Onun “Yeni Dünya” serisinden kopan parçalar bu dünyanın bilindik imgeleriyle buluşup yabancı, yabansı ama içtenlikli bir kavrayışla ortaya koyuyorlar kendilerini. Akışkan, yaşayan bu eserler kendi varoluş düzlemlerinde birer yansıma, dünya ile kesiştikleri yerde birer yansıtmayı taşıyorlar üstlerinde. Net duruşları ve ifadeleriyle bir yandan masumiyet fikrini bir yandan yabancılaşmayı çağırıyorlar. Belki de şunu sormak gerekiyor bu eserler üzerine, sadece bireysel düzlemde bile yaratığımız çok katmanlı yaşamlara başka bir şey eklemek ya da olabildiğince sadeleşmek mümkün mü?

Malzemeyle yoğrulmuş lirik bir anlatım sergiliyor Emine Bıyıklı’nın çalışmaları. Rengin ve formun sadeleştiği, dingin, kelimeleri özenle seçen sessiz bir anlatım. Soyut yaratım geleneğinin ardına eklemlenen, dil arayışlarını bütünlüklü bir yapıyla birleştiren çalışmalar koyuyor ortaya. Kandinsky’den bu yana soyutun müziğe yakınlaştığı, ritmin bedenle ruhla birleştiği o inişli çıkışlı kompozisyonun izini sürüyor yapıtlarında.

DEVAMINI OKUYUN
Share Button