IŞIL SAVAŞER, WASSILYEVICH KANDINSKY (1866-1944)

Share Button
Kandinsky

Kandinsky, teorileri ve uygulamalarıyla 20.yy’da etkin rol oynayan önemli bir kuramcı ve ressamdır. Avrupa’da soyut sanatın öncülüğünü yapmıştır.

1866 yılında Moskova’da doğan sanatçı önce ekonomi ve hukuk eğitimleri görmüştür. Sanatçı erken dönemlerde izlenimci, sonraları fovist eğilimli peyzaj çalışmaları yapmış, 1908’den itibaren ikona sanatından etkilenerek desen ve suluboya çalışmalarıyla figüratif sanattan uzaklaşmıştır.

1909’da Murnau manzaralarını ve ilk “improvisation” çalışmalarını yapmıştır. 1910’da ise ilk abstre suluboya çalışmalarını ve ilk üç kompozisyon denemelerini oluşturmuştur. 1911’de Franz Marc ile birlikte Der Blaue Reiter’i kurmuştur. (Mavi Süvari) 20.yy sanatının en önemli gruplarından biri olan Der Blaue Reiter, Kandinsy’nin 1903’te yaptığı bir resminin adı olmuştur. Kandinsky, Der Blaue Reiter adının Marc ve kendisinin mavi rengi, Marc’ın atları, kendisinin de binicileri sevdiğinden dolayı verilmiş olduğunu açıklamıştır.  Der Blaue Reiter’in ilk sergisi 18 Aralık 1911’de açılmıştır. Kandinsky bu sergiye üç çalışmasıyla, üç kategoride katılmıştır: “Impression – Moskova”, “Improvisation 22” ve “Composition V” dir. Sergiye katılan diğer sanatçılar; Marc, Macke, Münter, Henri Rousseau, Robert Delaunay, Vlamidir Burljuk, Jean Bloe Niestle, Eugen von Kahler’dir. Der Blaue Reiter I.Dünya Savaşın’ın çıkmasıyla dağılır.

August Macke, ölümünden sonra, bıraktığı yazıların arasında, Ekim 1911’de Der Blaue Reiter için yazılmış Marc ve Kandinsky imzalı bir önsöz bırakmıştır. Bu yaz aynen şunları dile getirmiştir:

“Büyük bir çağ başlıyor, hatta başladı bile; ruhsal/tinsel “uyanış” ve dengeyi yeniden bulmak amacıyla doğmakta olan eğilim, ruhsal/tinsel alanda yeni ürünler vermenin kaçınılmaz bir zorunluluğudur. Böylece ilk çiçekler açar, insanlığın bugüne dek gördüğü en büyük çağlardan birinin eşiğindeyiz: “Büyük Tinsellik Çağı” (Eroğlu,2014:39).

1911 yılında, sanatın ruhsallık/tinsellik bağlamlı yanlarını ortaya koyduğu metinlerini bir arada topladığı “Über das Geistige in der Kunst” (Sanatta Tinsellik Üzerine) isimli kitabıyla yüzyılın teorik yapısına katkıda bulunmuştur.

Kandinsky bedeniyle algıladığı dünyaya aittir, ruhuyla kendi iç dünyasını kurmuş, tiniyle de bu ikisinin üzerinde bir dünya oluşturmuştur. Sanatçı Rudolf Stiner’dan etkilenmiştir ve akıl devre dışı bırakılmamış, tersine derin hisli yaklaşımları da algılamıştır.

Kandinsky gerçeğinde şu unsurlar öne çıkmaktadır: “Ahlaki güç, içsel sağlamlık ve gözlem gücünün arttırılması.” Önemli olan diğer nokta ise, hayal ile ruhsal gerçeklik konularının birbirine karıştırılmamasıdır.

Kandinsky “Geist” sözcüğünü ruhsallık ve tinselliği açıklamak için kullanmış ve Rudolf Steiner’ın duyular üstü algısından etkilenmiştir. Sanatçıya göre algılanan ruhsallık sadece sanatı içine alan bir ruhsallık değil, tüm algı dünyasını da açıklayan bir ruhsallık/tinselliktir. Kandinsky’nin “Sanatta Tinsellik Üzerine” metninin özü “içsel ihtiyaç” ilkesidir.

Kandinsky

Biçimin arandığı yer nesneler dünyası değil, insanın iç dünyası olmuştur. Tinsel/ruhsal olana yönelim, çağdaş psikolojinin bilimselliğine uygun düşmektedir. Kandinsky’e göre psikanalizin Fraud tarafından bilim dalı olarak kurulmuş olması, sanatın insanın iç dünyasına girmesine etkili olmuştur. Croce felsefesi, özellikle “ifade-expression” kavramına dayanmaktadır. İfade kavramında ‘ben’in objeye, iç dünyanın dış dünyaya olan üstünlüğü anlaşılmaktadır. Bu durumda görünen dünya, duyusal olarak algılanan değil, tinsel olarak ‘ben’in ifadesi olan dünya olmuştur.

‘İfade’ ve ‘soyut’ birbirleriyle örtüşerek yeni bir evren tablosu oluşturmaktadırlar. Çağdaş düşün, duyusal-doğal obje dünyasından uzaklaşarak, soyut-düşünsel obje dünyası kurmaya yönelmiştir. Kandinsky’nin yazılarında dile getirdiği şey, sanatın objesinin duygu yoluyla kavranan gerçeklik olmadığı, tersine duyularla kavranamayan tinsel varlık, tinsellik olduğu düşüncesi olmuştur. Kandinsky’nin sanatında belirgin eğilim de mistisizm olmuş, sanatın gündelik yaşamın dışında, sonsuz bir ‘tin’in, evrensel bir ruhun algısı ve ifadesi olduğu inancı ağırlık kazanmıştır. Mistisizme olan eğilimiyle yüzyılın başında sanat ortamında etkili olan Hristiyanlık inancıyla Uzakdoğu inançlarını birleştiren Teozoti akımına yöneltmiştir. Bu akımın temel düşüncesi; madde ile tin karşıtlık değil, aynı ilkenin değişik aşamalarıdır. Kandinsky’e göre sanatçı ince duygularını uyandırarak, yapıtları hissetme yeteneği olan izleyicilere, yüce duygular verebilmelidir. Sanatçı, yapıt ve izleyici üçgeninde temel unsur sanatçının içsel değerleri ve ruhsallığıdır. Bu yüzdendir ki yapıtların ruhsuzluğu, izleyiciye aktarılacak duygu ve düşünceleri zayıflatabilecek nitelikte olabilmektedir.

Kandinsky’nin resimlerine vermek istediği şey içsel ve özsel olandır. Nesnel/görünenin resmedilmesinin geçmişte kalmış olduğunu savunmuştur. Ruhsal, zihinsel, düşünsel olanın ise yükselmiş ruhun, incelmiş duyguların bir ifadesi olduğunu vurgulamıştır. Kandinsky’e göre, doğadaki her şey insan doğasıyla ilişkili bir ritim içerisindedir. Her renk ve çizginin çağrıştırdığı bir duyarlık biçimi mevcuttur. Renk ve formların arasında kurmuş olduğu ilişkiler soyut geometrik resmin temellerini oluşturmuştur. Kandinsky’e göre özellikle bilim, din, maneviyat sarsıldığı zaman insan dışsallıktan içsel olana dönmüştür. Böyle bir kırılma edebşyat, sanat ve müzik alanında hissedilmiştir. Modern müzisyenler ses ve tin arasındaki ilişkiyi aramışlar, resim sanatçıları ise yaratılış amacına yönelik pür çalışmalar oluşturmuşlardır.

Kandinsky resim sanatının olanaklarını üç besteye benzetmektedir:

  1. İzlenimler (İmpressionen): Burada besteye ulaşmak için sadece renk ve biçim ikilisi yeterli olmaktadır. Kandinsky’e göre her biçimin içsel olan bir içeriği bulunmaktadır. Böyle bir durumda biçimin söz konusu içsel içeriğin bir dışa vurumu olduğuna dikkat çekmektedir.
  2. Doğaçlama : Bir biçimin ideal tınısı, başka biçimlerle bir araya geldiğinde değişime uğramaktadır.
  3. “Kompozisyon”lardır ki Kandinsky için ‘anıtsal sanatı’ temsil etmektedirler. Kompozisyonlar hem müzikal bir hareketi hem de resim hareketini barındırırlar.

Müzik en soyut sanattır, dolaysız olarak ruha ulaşır, sesler bir içsel imge oluşturmaktadır. Kandinsky bu oluşum durumunu resimlerinde dile getirmiştir. Ruhsal titreşimler yaratan çizgi ve renklerden oluşan çalışmaları izleyicilerde derin duygular, içsel bir tını oluşturmuştur. Kandinsky resmin kompozisyonunu müziğin bestesi gibi ele almıştır. Kompozisyonu oluşturmak için iki önemli öğeye ihtiyaç duymuştur: Renk ve Form.

Form, kendi başına bir nesneyi temsil ederek espas yüzeyini sınırlandırmaktadır. Kandinsky’e göre renk, formun belirginleşmesini sağlamakta en önemli öğedir. “Biçim” bütünüyle soyut ya da geometrik olsa da “içsel ses”ini içeriğinde barındırmaktadır. Bu içsel ses sayesinde “tinsel varlık” haline ulaşmaktadır.

Bu bağlamda bir üçgen bu şekilde bir tinsel varlıktır, başka tinsel varlıklarla ilişkide olup etkilenmiş olsa bile özünü yitirmez. Kandinsky’nin anlatmak istediği şey, “nesnel kılıf içindeki özel madde durumu” dur. Üçgen, daire veya kare vs. benzer haller içinde olanlar değişik etkiler vermektedir ancak farklı ruhsal durumlara sahiptir. Form, renk yüzeylerini ayıran çizgidir ve bu onun dışsal anlamıdır, ancka farklı yoğunluklar barındıran içsel bir anlamı da vardır, form böyle bir içsel anlamın dışsal ifadesi olmaktadır.

Kandinsky

Kandinsky, nokta, çizgi, planda düzlem nosyonunu “çevrelemek” için resimsel dilin en basit elementlerinin uygulamalarının yapmıştır. Tabandaki en küçük birim; nokta, “sessizlik ile sözün nihai birliği…”  Nokta, tek başına olduğunda ‘ben’ in istiflendiği temel terimdir. Çizgi, noktanın gerilimi olacaktır. Noktanın üzerinde etkili olan yeni gücün zorladığı istikamet de aynı kalır. İtilen nokta çizgidir. Çizgi, Kandinsky’de harekettir, Mondrian’da ise tam tersine hareketsizliğin özüdür. Çizgi, bir duygulanım ile bir biçimin ortak varlığı olmuştur. Çizgisel bir biçimin olası varyasyonlarından biri de onun kalınlığıdır ve bu durum Kandinsky’e nokta konusunda daha önce karşılaştığı sınır sorununa götürmektedir. Çizginin kalınlığı, ona yüzey görünümü vermektedir, şüphesiz küçük bir yüzeydir, uzunlamasına incelendiğinde kendine has dinamizmiyle bir çizgi olarak devam etmektedir.

Sanatçı, yatay-dikey ve yanal çizgiyi birbirinden ayırarak düzlemlerini oluşturmaktadır. Kandinsky’e göre yatay çizgi, insanın üzerinde durduğu zemindir ve varoluşun temel boyutudur. Dikey çizgi ise sonsuzluğun özlü biçimidir. Yatay çizgi, insanın üzerinde durduğu zemin olup her yöne sürülebilen soğuk bir dayanak temeli, soğuk hareketlerin sonsuz olasılığının en özlü şeklidir. Dikeylik ise, bunun karşıtı olarak sıcak hareketlerin en özlü biçimidir. İkisinin karışımı olan yan çizgiden geçen Kandinsky düzlemi, yatay ve dikey birliğinden oluşmuş üçgen olarak tanımlanmıştır. Kandinsky’nin sivri üçgeninde yukarıya doğru ruh ve zihin eşliğinde ‘tinsel’ bir bakış gelişmiştir. Üçgendeki her yükseliş yukarıya doğru yöneldikçe karmaşalı durumu hissettirmektedir.

Kandinsky, bir sivri üçgenin eşit olmayan parçalara bölünmüş olduğunu algılamamızı istemektedir, burada asıl ilişkilendirmek istediği durum teofizik bakışın da öngördüğüdür. Yukarıya doğru, ruh ve zihin eşliğinde tekleşmeye kadar varan “tinsel bakış gelişmesi”. Kandinsky’nin söz konusu ettiği ‘tinsel bakış gelişmesi’nin gerçekleştiği üçgen hareketinde en altta olanlar madde yanlısı olanlardır. Ancak en alt kısımda olanlar, çeşitlilik göstermektedirler. Kandinsky bunlara Musevi, Katolik, Protestan gibi isimler verilmiş olduğunu düşünmüştür.

Politik açıdan ise bu insanlar Cumhuriyetçi ve Demokratlardır. Kandinsky’e göre en altta bulunan çeşitler, kendilerinden daha üst bölümde bulunanların gayretleri sayesinde varlıklarını sürdürebilmişler ve zaman zaman da yukarı çekilmişlerdir. Üçgenin yüksek kısımlarında yine de bir kendine güvensizlik hali mevcuttur ki bu tamamen eksik kültür yapısıyla ilgilidir. Çünkü her alandan gerçek tin insanının ortaya çıkmasının koşulu salam bir kültüre sahip olmaktan geçmektedir. Üçgendeki her yükseliş söz konusu kaygılı durumu arttırmaktadır, hareket daha yukarıya yöneldikçe karmaşa ve kaos kendisini hissettirmektedir.

1920’ler, Kandinsky’nin yapıtlarında geometrik formları çalıştığı yıllardır. Bu dönem yapıtlarında Münih döneminde yaptığı resimlerindeki soyutlama anlayışından eser yoktur. Moskova’da gerçekleştirdiği yapıtlarında, dikdörtgen, daire gibi tanımlanabilir geometrik formlar, benekler, noktalar kendi repertuarındaki formlarla kaynaştırılmışlardır. Kandinsky, bu dönem yapıtlarında sık olarak kullandığı daireyi; büyük karşıtlıkların sentezi olarak kabul etmektedir. İlginç ve ortak merkezli güçleri dengelemektedir. Piramid ise derinliği yakalamış göğe uzanan (tinsel piramid) bir biçimdir.

Renk, ruhu direkt olarak etkileyen bir güçtür.

“Öyleyse, renk armonisinin, insan ruhundaki titreşimlere dayanması gerekir ve bu, içsel ihtiyaca yol gösteren ilkelerden biridir.” (Kandinsky W. 2013:64)

Renk, kendine özgü bir dizi olanak sağlamaktadır ve bu olanaklar formla birleşince zenginleşmektedir. Bunlar, içsel ihtiyacın ifadeleridir. Resim sanatındaki çeşitli sorunların temelinde içsel ihtiyaç yatmaktadır. Rengin, duyarlılık açısından pek gelişmemiş bir ruh üzerindeki etkisi anlı ve yüzeyseldir. Açık ve duru renkler gözü kendilerine çeker, hem duru hem de sıcak renklerin cazibesi daha fazla olup, her rengin kendine özgü bir ruhsal titreşimi vardır.

Açık ve koyu renkler hareketi vurgulamaktadır. Gri, hareketsiz bir renktir. Sarı dünyevi bir renk olup, mavi göksel ve derin bir anlam gücüne sahiptir. Mavi koyulaştıkça içsel etkisi güçlenir, ilahi bir renktir, siyaha yaklaştıkça insana keder hissi verir.

Kandinsky’e göre rengin psikolojik etkileri: Müzikte açık mavi flüte, koyu mavi kontrbasa, en koyu mavi de orga tesadüf etmektedir. Yeşil en huzurlu renk olup içindeki mavi ya da sarının baskınlığına bağlı olarak içsel etkiyi değiştirmektedir. Müzikte de kemanın ara sesleriyle karşılık bulmaktadır. Beyaz, tüm renklerini yitirmiş olan dünyanın simgesidir. Siyah ise tamamen ölü bir sessizliğe sahiptir. Müzikte ‘es’ lere tekabül etmektedir. Beyaz neşe ve saflığın simgesi olmasına karşılık, siyah acı ve ölümün simgesi olarak kabul edilmektedir.  Kırmızı da sarıya benzeyen güç, zafer hislerini verir. Müzikteki karşılığı trompet sesidir.

Sanatçı kendi ben dünyasında sahip olduğu şeyi ifade etmektedir, dolayısıyla sanatın objesi dış dünyadan insanın iç dünyasına ‘ben’ dünyasına kaymaktadır. Bu durum soyut sanatın en temel niteliğidir. Bu niteliklerle sanatçı doğadan ve doğa biçimlerinden kurtulur ve kendi ben dünyasında kendine özgü bir biçim dünyası kurmaktadır. Bu biçim dünyası da estetik-sanatsal bir varlık dünyasını oluşturmaktadır. Soyut sanat, ifadenin yeni bir biçim verme sanatıdır. Bu biçim dünyasında ‘ifadenin objesi’ iç dünya, yani ben dünyasıdır ve dış dünya yani görünüş dünyasıyla ilgisi olmayacaktır.

KAYNAKÇA

  • Bonfand Alain, Soyut Resim, Çev. Işık Ergüden, Pelin Ofset, 1994, Ankara
  • Kandinsky, Wassily, Sanatta Ruhsallık Üzerine, Altıkırkbeş Yayınevi, 2013, İstanbul
  • Worringer, Wilhelm, Soyutlama ve Özdeşleyim, Hayalperest Yayınevi, 2017, İstanbul
  • Read Herbert, Sanatın Anlamı, Hayalperest Yayınevi, 2014, İstanbul
  • Ersoy Ayla, Sanat Kavramlarına Giriş, Hayalperest Yayınevi, 2016, İstanbul
  • Tunalı İsmail, Felsefenin Işığında Modern Resim, Remzi Kitabevi, 2008, İstanbul
  • Antmen Ahu, 20.yy Batı Sanatında Akımlar, Sel Yayıncılık, 2013, İstanbul
  • Erden E. Osman, Modern Sanatın Kısa Tarihi, Hayalperest Yayınevi, 2016, İstanbul
  • Eroğlu Özkan, Wassily Kandinsky, Tekhne Yayınları, 2017, İstanbul
  • Eroğlu Özkan, Sanatta Tinsellik Üzerine Wassily Kandinsky, Tekhne Yayınları, 2017, İstanbul
  • Shiner Larry, Sanatın İcadı, Ayrıntı Yayınları, 2017, İstanbul
  • Gombrich E.H, Sanatın Öyküsü, Remzi Kitabevi, 2006, İstanbul
  • Özturan Mahmut, Soyut ve Sanat Üzerine bir İrdeleme, https://www.cafrande.org/vassily-kandinsky-soyut-ve-sanat-uzerine-bir-irdeleme-mahmut-ozturan/
Share Button

Yorumlar kapatıldı.