UTKU VARLIK, YAŞANTININ ALT GEÇİŞLERİ, ÇIKMAZ SOKAKLARI

Share Button

Bence Nietzsche haklı, kendine yol soran birine verdiği yanıt: “ …yok öyle bir şey!”; yine biz var olduğuna inanarak yolumuz devam edelim! Gökyüzünü izlerim genellikle, boşluğu; benim hep ilgimi çeken alçaktan uçan kuşlar değil, çok yükseklerde yalnız bir kuş bir yere gidiyor! Peki yol yok orada, hedefini kestirmiş sağa sola bakmıyor, çok yüksekte olduğu için yakın bir yere gitmiyor kanımca: bir orman, bir park,  öteki kuşların da olduğu bir bahçe, başka bir ülke ya da kıta!

Şimdi virüs günleri ve de hiç bir yere gitmemek isteğinden öte belki yaşlılık, başka engeller olabilir,  uçak seyahatleri de kısıtlandı oysa havaalanlarında çevreye bakmayı çok severdim. Bekleme salonlarında yalnızlık çok göze çarpar: örneğin bir kadın, tipine göre bir kuzey ülkesinden, yaz tatilini nerede geçirmişse güneşin etkisi tatilin bir simgesidir; çaktırmadan onu izliyorum; kafamdaki sorular sıraya girmiş: niçin yalnız, mutlu mu – göstermezler genellikle kuzeyliler – tüm bu kurgular sona doğru yaklaşırken, ben kafamda “snopsis”si yazdım bile! Ülkesine, kentine varıyor, evine ulaşıyor. Ev bir süredir kapalı ama mekâna ışık çaktırmadan sızar, dolaşır bu tarifsiz bir loşlukta, biliyorum ışıktan yoksun yalnız mekânlara ayrıca bir hüzün çöker; vazoda unutulmuş, kurumuş bir çiçek; tarifsiz bir unutulmuşluk kokusu, pişmanlıkla karışık! Kadın pencereyi açıyor, temiz hava ve ışık, bir süredir uzaklaştığı “peyzaj” şimdi karşısında; , terk edilmişliği oynar doğa, özlediği, belki bilerek unuttuğu bu görüntü; bahçe, orman, kır, gökyüzü, bir tren yolu, tanıdık bir ağaç, uzakta tanımsız bir ev vs. işte benim kafamda boyadığım görüntü!

 Ama iç mekân bu sürede çekmiştir, kurumuş küçülmüştür, yalnızlığın kokuları, ıssızlığın “tın”nı, aniden bellekten hızla uzaklaşan yaşanmış ‘yaz’ın,  güneşin, gereksiz bir mutluluğun çekip gitmesi; belki yeniden başlamak, kendi peyzajına girmek..! Yalnız tatil yaptığına göre yaşamında da yalnız diye düşündüm, bir iki sözcük de olsa anlatmak; belki konuşmak istemiyor, evet kuzey ülkelerin insanları geveze değildir.

Birden aklıma Paris’te Akademi’de atölye arkadaşım İsveçli Orjan’nın bana tanıştırdığı yine İsveçli çok güzel bir kız geldi: Cumartesi günüydü, Quartier Latin’de bir kafede buluşmuştuk, oturuyoruz gelen geçen kalabalık, o harika cumartesi öğlen sonraları, bulvarlar dolup taşıyor, sinemalar, galeriler vs. Ama kız konuşmuyor! Sessizliği bozdum: Bergman’nın son izlediğim “Sonbahar Sonatı” filmini görüp görmediğini sordum, yanıt vermedi ama ben kararlıyım konuşmaya: “..filmin başlangıcında kamera bir “travelling” yapar evin iç mekânında, tüm objeleri; fotoğraflar, yaşamın biriktirdiği her şey… Bu görüntüler size “tarifsiz bir hüznü“ fısıldar vs.” Anlatıyorum ama yine de kızın canı sıkılıyor olabilir, “pişman mı geldiğine” analizini de yapıyorum kafamda! Kız birden konuşmamı kesti: “.. biraz sonra senin atölyene sevişmeye gideceksek, Bergman’nın ne ilgisi var bununla!”

Açıkça bir başka “boyut”, belki yaşamın asıl kaynağına varabilmek adına, farkında olmadan yanından geçtiğimiz bir başka varoluş; bilgilendiriyorum bu içeriği! Ben yine sürdüreyim Bergman’nın “ Sonbahar Sonatı”nı; İsveçli Lena’nın kestiği yerden – 50 yıl sonra -: .. kameranın ustaca gezintisinin şiiri, bize fısıldadığı hüzün, bir ölüm geziniyor bu iç mekanda; hazırız öyküyü dinlemeye! Sanki saptırmadan bir içeriğe yönlendirmek; usta bir yazarın romanındaki ilk cümleyle eşleştiriyorum, örneğin Camus!

Şimdiki zaman: önceleri açık denizlerde yüzerken hiç farkında olmadığımız akıntıların bizi sürüklediği kıyılara vurmak; “ölüme dair” haberler ve de kimsenin kabullenmek istemediği “yok oluş”, ben buna “sahneden çıkış” diyorum.

Müzeler “anıt mezarlar”dır, nedense sevdiğim bir resmin önünde oturup: ressamın bu tabloyu boyarken yaşadığı an’ı, o güne özgü kafasındaki problemleri, mekânı ya da mekânın dış çizelgesi: sokak, kent, hava durumu, ülkesi, günü, çağı vs. Ama daha çok atölyesini, kullandığı tüm malzeme nasıl ulaşırdı; o ‘pigment’ler nereden gelirdi, kim yapardı bu yan malzemeyi, buna özgü bir endüstri, artisana var mıydı? Biraz düşünürsek “sanat tarihçileri” bu konularla ilgilenmezler; sosyal içerik ya da “analogique” yani sanatın bir sürü detayı gibi onların ilgi alanlarının dışındadır! Örneğin iki “artdealer”in geçen çağda başımıza kaktığı “modern sanat” adına pentürün niçin yatağını değiştirdiğinin gerçek analizini yapacaklarına, onun övgüsüyle yetinmişlerdir. Daha da ileriye gidersek, beni şaşırtan bir olay: bugün bir çocuğun bile fark edebileceği 40 yıllarında Han van Meegeren’nin yaptığı sahte Vermeer’leri nasıl olurda orijinal olarak onaylamışlardır! Ülkemize dönersek: resim sanatı adına yaşadığımız kompleksin durmadan tarihini yazmaya çalışan ama doğru dürüst ulusal bir müze gerekliliğinin şimdi farkında olmanın ikilemiyle şaşkın sanat tarihçilerimiz. Asırlar sonra 20 yüzyılda birden farkına varıp bir sanat tarihi yazmak  isteği; “Asker Ressamlar, “Erken Cumhuriyet Dönemi” vs. anlatırken, gerçekte bir “Ulusal Resim”in olmadığını görememeleri! Müze olarak önümüze sürülenlerin de milyarderler ve onların akıl hocalarının yönetiminde toplanan tuvallerin sergilenmesinden öte bir şey olmadığı! Nasıl olur dünyada bir tek ülkemizde var olan: ressamların yaşamlarında kendi müzelerini kurup, yaşamlarının filmini çektirmeleri; belki endişeleri: “ölürsem kimse farkımda olmayacak!”; bunu kurgulayan hiçbir eleştiri görmedim. Şunu çok iyi bilelim: ülke olarak da “kimse bizim farkımızda değil”

Japonya’da çok ilginç bir müze: Chinhu Müzesi. Mimar Tadao Andö’nün bir kurgusu. Bu müzede James Turrel’in bir “enstalasyon”u bana bir mesaj iletmişti: “ …gözün içeriğinden hareketle, SİYAH bir renk değildir; bir optik sanrıdır!

Share Button

Hakkında Utku VARLIK

Sanatsal eğitimine 1961 – 1966 yılları arasında Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Sabri Berkel atölyelerinde başlayan Utku Varlık daha sonra oyma baskı (gravür) ve taş baskı (litografi) atölyelerinde devam etmiştir. 1970 yılında Paris´e gitmiş, 1971 – 1974 yılları arasında Güzel Sanatlar Ulusal Yüksekokulu´nda George Dayez ile, 1973 – 1975 yılları arasında da Cachan Atölyesi´nde taşbaskı çalışmıştır. Sanat çalışmalarına halen Paris´te devam etmektedir. İlk önceleri dışavurumcu anlatımla figürlerini biçimlendiren Utku Varlık, 1960 ve 1970´lerde dönemin politik yaşamından etkilenerek yaptığı resimlerinde de bu anlatım biçimini kullanmıştır. Sanatçı özellikle 1975´ten sonra dışavurumcu anlatımdan uzaklaşmış ve düşsel bir anlatım biçimine yönelmiştir. Sanatçı için figür, sürekli ve asal olan doğanın yaşayan öğelerinden biridir ve yansımasını doğada bulur.

Yorumlar kapatıldı.