Honoré de Balzac: Bilinmeyen Başyapıt – II

Share Button
Aynalı Kadın, Titian’ın yaklaşık 1515 tarihli tuval üzerine yağlıboya tablosudur. Tuvaletteki Kadın olarak da bilinen bu tablo, Paris’teki Louvre Müzesi’nde sergilenmektedir.

I. GILLETTE[1] – 2

Çeviren: Deniz Gökduman

Doğrusu bu gerçekten de harika bir tutkuydu! Ama ne oldu? Ne kuru bir üslubun o sert çekiciliğini elde etmişsin, ne de chiaroscuro’nun (ışık–gölge oyunlarının) aldatıcı büyüsünü… Şurada, tıpkı zayıf bir kalıba sığmayan erimiş bronz gibi, Titian’ın[2] o zengin ve sarımsı rengi, senin Albrecht Dürer’den[3] aldığın o kuru ve ince çizgiyi patlatıp taşırmış. Başka yerlerde ise çizgi direnmiş ve Venedik paletinin görkemli taşkınlıklarını tutup bastırmış. Figürün ne tam olarak çizilmiş, ne de tam olarak boyanmış; her yanında o talihsiz kararsızlığın izleri var. Eğer bu iki rakip üslubu, dehanın ateşiyle kaynaştıracak kadar güçlü hissetmiyorsan, o zaman yaşamın bir koşulu olan o birliği elde etmek için bunlardan birini açıkça seçmeliydin. Sen yalnızca ara tonlarda gerçeğe yaklaşıyorsun; konturların hatalı, biçimleri sarmıyor ve arkada hiçbir şey vaat etmiyor. Bak, burada gerçeklik var, dedi yaşlı adam azizenin göğsünü göstererek. Sonra burada, diyerek omzun bittiği noktayı işaret etti. Ama şurada, dedi gırtlağın ortasına dönerek, her şey yanlış. Daha fazla kurcalamayalım, yoksa seni büsbütün kahreder.

Yaşlı adam bir tabureye oturdu, başını ellerinin arasına aldı ve susup kaldı.

―Üstat, dedi Porbus, yine de bu gerdanı çıplak modelden iyice çalışmıştım; ama ne yazık ki, doğada gerçek olan bazı etkiler tuvalde artık inandırıcı görünmüyor…

Sanatın görevi doğayı kopyalamak değil, onu ifade etmektir! Sen aşağılık bir kopyacı değilsin, bir şairsin! Diye bağırdı yaşlı adam, Porbus’un sözünü buyurgan bir hareketle keserek. Yoksa bir heykeltıraş, bir kadını kalıba dökerek bütün işini bitirmiş olurdu! Haydi, sevgilinin elini alçıya almayı dene ve onu önüne koy; karşında hiçbir benzerliği olmayan korkunç bir ölü parçası bulursun. Sonra da, onu birebir kopyalamasa bile hareketini ve canlılığını sana gösterecek bir ustanın keski darbelerine başvurmak zorunda kalırsın. Biz, şeylerin ve varlıkların ruhunu, yüzünü, özünü yakalamalıyız. Etkiler! Evet, etkiler… Ama bunlar hayatın kazalarıdır, hayatın kendisi değil. Bir el—çünkü örnek olarak onu verdim—yalnızca bedene ait değildir; bir düşünceyi sürdürür, bir duyguyu ifade eder. Ressam, şair, heykeltıraş, sonuçla nedeni birbirinden ayırmamalıdır; çünkü bu ikisi ayrılmaz şekilde birbirinin içindedir! Gerçek mücadele işte burada! Birçok ressam, sanatın bu temel meselesini bilmeden sezgiyle başarıya ulaşır. Siz bir kadını çiziyorsunuz ama onu görmüyorsunuz! Doğanın gizini böyle zorlayamazsınız. Eliniz, farkında bile olmadan, hocanızda gördüğünüz modeli tekrar eder. Biçimin iç yüzüne yeterince inmiyorsunuz; onun kaçışlarını, kıvrımlarını yeterince aşkla ve sabırla takip etmiyorsunuz. Güzellik, kolay ele geçmeyen, sert ve zor bir şeydir; onun saatlerini beklemek, onu kollamak, sıkıştırmak ve sonunda teslim olmaya zorlayacak kadar ona yaklaşmak gerekir. Biçim, masallardaki Proteus’tan[4] bile daha kaypak ve daha çok değişkendir; ancak uzun mücadelelerden sonra gerçek yüzünü göstermeye razı olur. Siz ise biçimin size ilk sunduğu hâlle yetiniyorsunuz; en fazla ikinci, üçüncü hâline ulaşıyorsunuz. Böyle davranmaz doğanın karşısında galip gelen ustalar! O yenilmez ressamlar aldanmaz; sabrederler, ısrar ederler, ta ki doğa çıplak hâliyle, gerçek ruhuyla ortaya çıkıncaya kadar. Raffaello[5] da böyle yapmıştır, dedi yaşlı adam, başındaki siyah kadife takkesi çıkarıp sanatın kralına duyduğu saygıyı ifade ederek. Onun üstünlüğü, biçimi kıracakmış gibi duran o içsel sezgisindedir. Biçim, onun figürlerinde tıpkı bizde olduğu gibidir: düşünceleri, duyguları, büyük bir şiiri iletmek için kullanılan bir araç. Her figür bir dünyadır; ışıkla yıkanmış bir vizyonda belirir, içsel bir ses tarafından seçilir, göksel bir parmak tarafından bütün hayatının geçmişinden soyulmuş ve ifadenin kaynağı gösterilmiştir. Siz kadınlarınıza güzel bir et elbisesi, güzel bir saç draperisi[6] yapıyorsunuz ama ya dinginliği ya da tutkuyu doğuran, özel etkileri yaratan kan nerede? Senin azizen esmer bir kadın olmalıydı, ama şu tabloya bak, zavallı Porbus, bu sarışın bir kadın! Figürleriniz böylece renkli ama soluk hayaletlere dönüşüyor; gözlerimizin önünde dolaştırıyorsunuz onları, sonra da buna resim ve sanat diyorsunuz. Bir figür evden çok kadına benziyor diye amacınıza ulaştığınızı sanıyorsunuz. İlk ressamların yaptığı gibi yanına güzel araba ya da güzel adam yazmak zorunda kalmadığınız için kendinizi üstün sanatçılar zannediyorsunuz! Hayır! Daha yolun başındasınız, yiğit dostlarım. Çok kalem eskitecek, çok tuval tüketeceksiniz, daha çok var. Elbette, bir kadın başını şöyle taşır, eteğini böyle tutar; gözleri şu yumuşak, teslim olmuş edayla ağırlaşır; kirpiklerin titreşen gölgesi yanaklara böyle düşer. Doğrudur, ama eksik bir şey vardır. O eksik olan şey küçücük bir şeydir—ama bütün her şey odur. Siz hayatın görünüşünü yakalıyorsunuz ama taşan, kabına sığmayan kısmını ifade edemiyorsunuz; o belirsiz şey ki ruhun ta kendisi olabilir, bedenin üzerinde bulut gibi gezinir… İşte Titian ve Raphael’in yakaladığı o yaşam çiçeği! Sizin ulaştığınız noktadan yola çıkılsa belki mükemmel resimler yapılabilir; ama siz çok çabuk yoruluyorsunuz. Halk hayran kalır, gerçek bilgin ise sadece gülümser. Ah Mabuse, ustam, diye ekledi o tuhaf adam, sen bir hırsızdın, hayatı da beraberinde götürdün! ― Yine de, diye devam etti, bu tablo, o palyaço Rubens’in[7] Flaman et yığınlarıyla dolu, kızıla bulanmış kadın başlarıyla, gürültülü renk seliyle dolu tablolarından iyidir. En azından bunda renk, duygu ve çizgi var; bunlar sanatın üç temel unsurudur.

―Fakat bu azize muhteşem, iyi adam! Diye bağırdı genç adam, derin bir düşünceden uyanarak. Azize ile kayıkçı figürlerinin niyetindeki incelik, İtalyan ressamların bilmediği bir şey! Bir tekinin bile kayıkçının o kararsızlığını tasarlayabileceğini sanmıyorum.

— Bu küçük afacan sizin mi? diye sordu Porbus yaşlı adama.

— Ah üstat, cüretimi bağışlayın, diye yanıtladı acemi genç, kızararak. Ben kimsenin tanımadığı biriyim; içgüdüyle karalayan bir sokak ressamı… Bu kente, bütün bilgi kaynaklarının toplandığı bu yere, daha yeni geldim.

Hadi, iş başına! dedi Porbus, ona kırmızı bir tebeşir kalem ile bir kâğıt uzatarak. Genç adam hiç vakit kaybetmeden Meryem figürünü çizgiyle hızlıca kopyaladı.

— Oh! Oh! Diye haykırdı yaşlı adam. Adınız nedir? Genç adam sayfanın altına şu iki kelimeyi yazdı: Nicolas Poussin.[8]

— Bir acemi için hiç de fena değil, dedi o tuhaf adam, az önce delice konuşan. Demek ki senin yanında resim üzerine konuşabiliriz. Porbus’nun azizesine hayran olmanı da kınamıyorum. Bu herkes için bir başyapıttır; yalnızca sanatın en gizli sırlarına vakıf olanlar onun nerede eksik kaldığını sezebilir. Ama mademki bu derse layıksın ve anlayabilecek durumdasın, sana bu eseri tamamlamak için ne kadar az şey gerektiğini göstereceğim. Gözünü dört aç ve bütün dikkatini ver; böyle bir öğrenme fırsatı belki de bir daha hiç karşına çıkmayacak. Porbus, paletin nerede?

Porbus, paleti ve fırçaları getirmeye gitti. Küçük ihtiyar, ani ve neredeyse çırpınır bir hareketle kollarını sıvadı; Porbus’un uzattığı o renklerle dolu ışıltılı paletin üzerine başparmağını bastırdı. Ardından, eline almak yerine âdeta kaptığı türlü boyutlarda bir avuç fırçayı Porbus’un elinden çekip aldı. Sivri kesilmiş sakalı, içinde kıpırdanan tutkulu bir hayalin heyecanını ele veren tehditkâr bir titreyişle sallandı. Fırçasını renge batırırken, dişlerinin arasından homurdanarak mırıldandı:

— Şu renklere bak! Bunları, onları hazırlayan adamla birlikte pencereden fırlatmak gerekir; ne kadar çiğ ve ne kadar sahte oldukları insanı isyan ettiriyor! Bununla nasıl resim yapılır? Sonra, ateşli bir telaşla, fırçasının ucunu renk yığınlarının içine batırmaya başladı; zaman zaman bütün renk skalasını öyle bir hızla dolaşıyordu ki, bir katedral orgcusunun Paskalya ilahisi O Filii’yi[9] çalarken klavyenin tümünü geçişinden bile daha hızlıydı.

Porbus ve Poussin, tuvalin iki yanında kıpırtısız duruyor, kendilerini en derin bir dikkat ve hayranlıkla tabloya kaptırmışlardı.

— Görüyor musun, delikanlı, diyordu yaşlı adam, gözünü tuvalden ayırmadan, şu üç beş fırça darbesiyle ve incecik mavi bir saydamlıkla, bu zavallı azizenin başının etrafına nasıl hava dolaştırdığımı görüyor musun? Oysa az önce, bu ağır atmosferin içinde boğulacak gibiydi! Şuna bak: Bu kumaş şimdi nasıl da hafifçe kıpırdıyor; rüzgârın onu nasıl kaldırdığını hemen anlıyorsun! Oysa önce, sanki nişasta sürülmüş ve iğnelerle gerilmiş bir örtü gibiydi. Ve şunu fark ediyor musun? Göğsüne sürdüğüm o satenimsi parlaklık, genç bir kızın teninin yağlı ve yumuşak canlılığını nasıl da veriyor! Ayrıca, kahverengimsi kırmızı ile kızarmış toprak tonunun karışımı, o geniş gölgede kanın akması gerekirken donup kaldığı o gri soğukluğu nasıl da ısıtıyor! Delikanlı, delikanlı… Sana gösterdiğim şeyi hiçbir usta öğretemez.


[1] Honoré de Balzac, Bilinmeyen Başyapıt – “İnsanlık Komedyası – Felsefi İncelemeler – 1. Cilt. Furne baskısının on dördüncü cildi, 1842

[2] Titian ya da tam adıyla Tiziano Vecellio: (1488/1490, Pieve di Cadore – 27 Ağustos 1576,Venedik); İtalyan ressam.

[3] Albrecht Dürer: (21 Mayıs 1471 – 06 Nisan 1528); Alman ressam, matematikçi ve matbaacı

[4] Deniz tanrısı Poseidon’un hizmetkârı ya da oğludur (varyantlara göre değişir). En önemli özelliği: İstediği her biçime dönüşebilmesi (hayvan, alev, su, ağaç, duman, hatta soyut formlar).

[5] Raffaello Sanzio da Urbino: (28 Mart / 06 Nisan 1483 – 06 Nisan 1520), kısaca Rafael olarak bilinen Rönesans döneminin İtalyan ressamı ve mimarıdır.

[6] Draperi, resim ve heykelde kumaşın kıvrım ve düşüşlerinin sanatsal olarak işlenmesine verilen addır.

[7] Peter Paul Rubens: (28 Haziran 1577, Siegen – 30 Mayıs 1640, Anvers), Hollanda Altın Çağı sırasında yaşamış, Güney Hollanda’daki Brabant Dükalığı’ndan (modern zamanda Belçika) bir Flaman sanatçı ve diplomattı.

[8] Nicolas Poussin: (15 Haziran 1594 – 19 Kasım 1665) Fransız klasisist ressamdır. Çalışmalarında ağırlıklı olarak duruluk, mantık ve düzen ön plana çıkarılır ve hatları, renge yeğler.

[9] O Filii, metinde geçen şekliyle “O Filii et Filiae” ifadesinin kısaltmasıdır. Bu, Katolik kilise müziğinde söylenen bir Paskalya ilahisinin (hymnus) adıdır.

Share Button

Yorumlar kapatıldı.