Gustave Geffroy: Sanatsal Yaşam IV (Claude Monet’nin Saman Yığınları)

Share Button
Claude Monet, Saman yığınları, (1890), T.ü.y.b. Hasso Plattner Koleksiyonu, (Sotheby’s tarafından 14 Mayıs 2019’da 110,7 milyon dolara satıldı.)

Gustave Geffroy[1]: Sanatsal Yaşam IV[2] (Claude Monet’nin Saman Yığınları)[3]

01 Mayıs 1891

Çeviren: Deniz Gökduman

Aynı konunun ve aynı manzaranın yansıdığı bu on beş Saman Yığınları tuvalinin bir araya getirilişi, olağanüstü bir sanatsal gösteridir. Claude Monet, aynı nesneyi farklı ışık ve zamanlarda resimleyerek şunu kanıtlamıştır: Değişmeyen nesneler bile sürekli yeni görünümler kazanır; sabit görünen bir manzara karşısında bile duygularımız birbirine bağlı bir şekilde durmadan değişir ve evrenin tüm şiiri küçük bir alanda toplanabilir.

Bir yıl boyunca gezgin yolculuktan vazgeçmiş, sürekli yürüyen o aktif adam ise kendini yürümekten alıkoymuştur. Gördüğü ve resmettiği ülkeleri düşünmüştür: Hollanda’yı, Normandiya’yı, Fransa’nın güneyini, Belle-Île’yi, Creuse bölgesini, Seine kıyısındaki köyleri… Yalnızca içinden geçip gittiği, ama geri dönmek istediği yerleri de hatırlamıştır: Londra’yı, Cezayir’i, Bretonya’yı. Düşüncesi hem geniş ufuklara hem de kendisini çağıran belirli noktalara yönelmiştir: İsviçre’ye, Norveç’e, Mont-Saint-Michel’e, Fransa’nın yüksek ve güzel katedrallerine — burunların kayalıklarını andıran o haşmetli yapılara. Kentlerin gürültüsünü, denizin devingenliğini, göğün ıssızlıklarını bir kez daha, yeniden ve yeniden resmedememenin hüznünü duymuştur. Ama şunu da bilir: Bir sanatçı ömrünü hep aynı yerde geçirip çevresine baksa bile, durmadan değişen bir manzarayı yine de tüketemez. Ve işte, sakin evine iki adım mesafede, çiçeklerin alev alev yandığı bahçesinin yakınında… Yaz sonu bir akşamüstü yolda durup tarlaya bakar: orada yükselen saman yığınlarına. Birkaç alçak evin yanındaki bu mütevazı toprak parçası, yakın tepelerle çevrili, hiç durmadan geçen bulutların alaylarıyla donanmış bir yerdir. O gün o tarlanın kıyısında kalır; ertesi gün yine gelir, ertesi gün de… Sonbahar boyunca her gün, sonbaharın tamamında ve kışın başında da. Saman yığınları kaldırılmamış olsaydı, bütün yılı böyle geçirebilir, mevsimleri yeniden birbirine bağlayabilir, zamanın sonsuz değişimlerini doğanın ebedi yüzü üzerinde gösterebilirdi.

Bu saman yığınları, bu ıssız tarlanın ortasında duran bu geçici nesneler, tıpkı bir aynanın yüzeyinde olduğu gibi çevrelerinin etkilerini, havanın hallerini, dolaşan esintileri, birden beliren ışıkları üzerlerine kaydederler. Gölge ve aydınlık, etkilerinin merkezini onlarda bulur; güneş ve gölge düzenli bir kovalamaca içinde etraflarında döner. Son sıcaklıkları, son ışınları geri yansıtırlar; sise bürünür, yağmurla ıslanır, karla donarlar. Uzaklarla, toprağın kendisiyle, gökyüzüyle tam bir uyum içindedirler.

Claude Monet, Saman Yığınları, Yaz Sonu, (1891). T.ü.y.b. Orsay Müzesi, Paris, Fransa.

Önce, güzel öğleden sonralarının dinginliğinde belirirler; kenarları güneşin pembe dokunuşlarıyla işlenmiş, yeşil yaprakların ve ağaçlarla bezenmiş yumuşak tepelerin önünde, sanki mutlu küçük kulübeler gibi görünürler. Aydınlık toprağın üzerinde, berrak bir havanın içinde net bir şekilde yükselirler. Aynı günlerin akşamına doğru, tepenin etekleri mavimsi bir tona bürünür, toprak renk renk parlar; samanlarının rengi mora döner, çevrelerini ateşten ince bir çizgi dolaşır. Sonra, sonbaharın o görkemli ve hüzünlü renk şölenleri başlar. Bulutlu günlerde ağaçlar ve evler birer hayalet gibi uzakta durur. Çok berrak havalarda, artık soğumaya başlamış mavi gölgeler pembe toprağın üzerine doğru uzar. Ilık geçen günlerin sonunda, inatla parlayıp sonra güçlükle çekilen güneşin ardında tarlaya altın tozu serptiği o saatlerde, meyveler karanlığa karışan akşamda koyu mücevher yığınları gibi ışıldar. Yanları çatlar ve içten içe parlar; sanki kor gibi yakutlar, safirler, ametistler[4] ve krizolitler[5] görünür. Havaya dağılmış alevler yoğunlaşır; değerli taşların hafif ışıklarına, şiddetli kıvılcımlara dönüşür. Bu kor gibi parlayan meyvelerin gölgesi, zümrüt taneleriyle noktalıymışçasına uzar. Daha sonra, turuncu ve kırmızı gökyüzünün altında, meyveler koyulaşır, parıldayan ateş ocakları gibi görünür. Etraflarında, toprağa, toprağın üstüne ve tüm havaya yayılmış, kan kırmızısı ve yas moru trajik örtüler dolaşır. Ve sonra kış gelir: Pembe ışıklarla aydınlanan kar, saf mavi gölgeler, göğün tehditkâr hali ve uzayın beyaz sessizliği.

Aynı yerin bütün bu farklı yüzlerinden, gülümsemeleri andıran ifadeler, yavaş kararmalar, derin bir ciddiyet, sessiz bir hayret, güç ve tutkuyla ilgili kesinlikler, hatta şiddetli sarhoşluklar taşar. Doğadan yükselen o gizemli büyü burada, biçimlerin ve renklerin oluşturduğu bir tür büyülü ezgiye dönüşür. Bir görüntü incelir ve yükselir; bir düşünce bu renk yansımalarının içinde dolaşır durur; kıvılcımlarla aydınlanmış bu maddede, mavi uçlu alevlerde, havaya yayılmış kükürt ve fosfor ışıklarında, kırların fantastik hayal perdesi vardır. Mutluluğun huzursuz düşü, günün pembe yumuşaklığında biçimlenir; atmosferin renkli dumanlarıyla yükselir, göğün eşyaların üzerinden geçişiyle uyumlanır.

Claude Monet, Saman Yığını, Beyaz Kırağı Etkisi, (1890–91), T.ü.y.b. Shelburne Müzesi, Vermont.

Saman yığını manzaralarında ışığın konuştuğu o dil, Claude Monet’nin bu anlamlı seriye eklediği birkaç tabloda da aynı şekilde konuşur. Kimi zaman kırmızı çiçeklerle bezenmiş çayırı, kimi zaman eflatun çiçeklerle dolu boşluğu, kimi zaman da hafifçe sallanan yulaf tarlasını önümüze serer; kimi zaman bir toprak kütlesini, bir tepe doruğunu bir çerçevenin içine hapseder; kimi zaman da güneşin altın ışığında ve bulutların yürüyüşü içinde, zarifçe yükselen ritmik genç kız siluetleri çizer. Ne yaparsa yapsın, o her zaman toprağın ve havanın eşsiz ressamıdır; evrenin değişmez zemininde ışığın gelip geçen etkilerine kendini adamıştır. Her tablosunda doğan, ölen ve bir daha asla geri dönmeyecek olan o anlık duyguyu verir; fakat aynı zamanda, içten dışa yayılan yoğunluk, ağırlık ve güçle, ufkun eğrisini, dünyanın yuvarlaklığını, gezegenin uzaydaki hareketini sürekli hatırlatır. Değişen yüzleri, manzaraların çehrelerini, çevremizi —tıpkı kendimizi giydirdiğimiz gibi— neşenin ve umutsuzluğun, gizemin ve kaçınılmazlığın görünüşleriyle donattığımız bütün o hallerini açığa çıkarır. O, dakikaların farklarını kaygıyla gözetleyen bir gözlemcidir; ama aynı zamanda meteorları ve doğa unsurlarını bütünlüklü bir senteze dönüştüren sanatçıdır. Sabahları, öğleleri, alacakaranlıkları, yağmuru, karı, soğuğu, güneşi anlatır; akşamın seslerini duyar ve bize de duyurur — ve tuvalinin üzerinde gezegenin parçalarını kurar. O hem ince hem güçlü, sezgisel ve tonları bilen bir ressamdır — ve büyük bir panteist[6] şairdir.


[1] Gustave Geffroy: (01 Haziran 1855, Paris – 04 Nisan 1926, Paris), Fransız gazeteci, sanat eleştirmeni, roman yazarı ve tarihçi. Geffroy, Académie Goncourt’un on üyesinden biriydi.

[2] Gustave Geffroy, La Vie Artistique / Sanatsal Yaşam, E. Dentu, Éditeur, S. 22 – 29, Paris: 1892

[3] Claude Monet’nin 22 tablosunun, 05-20 Mayıs 1891 tarihleri arasında Durand-Ruel galerilerinde düzenlenen sergisinin katalog önsözü

[4] Ametist, mor ve eflatun tonlarında bir kuvars türü değerli taştır.

[5] Krizolit, Türkçede daha çok bilinen adıyla “peridot” olan zeytin-yeşili renkte bir değerli taştır.

[6] Tanrının doğanın kendisi olduğunu, her şeyde bulunduğunu düşünen kişi anlamına gelir.

Share Button

Yorumlar kapatıldı.