UTKU VARLIK, VELVET BUZZSAW-ÖLDÜRMEK SANATI

Share Button

IntersticesWYakında ölümü beklenen “ART CONTEMPORAINE” üstüne Pierre Lamalattie’nin yazdığı çok ilginç bir roman “L’ART DES INTERSTICES” kanımca Türkçeye çevrilmedi; bence çevrilmesin çünkü biliyorum kimleri rahatsız edeceğini. Dünyada da öyle, bir moda: parasını nereye transfer edeceğini bilmeyen milyarderler, parasını aklamak isteyen bankerler ve de komplekslerine yatırım arayan snop bir sınıfın, öncelikle kültürü politikanın rayına oturtup, modern müzeler, galeriler, tarihi mekanları babalarının malı gibi bu anlamsızlığa açıp, çağımızın sanatı yapmışlar. Bir “tsunami” misali örneğin Paris’te ünlü pentür galerilerini de götürdükten sonra yalnız milyarderlerin fondation’larında “her şey sanat olabilir; bununla kafamızı yormayalım” sloganıyla sanatı yönetiyor. Sanat cıvımaya “undergraund” markasıyla 60 yıllarında, bir galerici İrving Blum’un, Washington National Gallery’de Andy Warhol’un  30 tablosunu, “Campbell Domates Çorbası”nı sergilemesiyle başlamıştı. Ne zaman Louvre tapınağına, örneğin Wim Delvoye, dövmeli domuzlarıyla, bok makinesiyle, Anselm Kiefer sökülmüş beton bloklarıyla vs. girdiğinde şunu gördük: Fransız Kültür Bakanı bu lobiye teslim olmuştur. Sonunda Versaille Sarayı, Grande Palaise… Tüm zevzeklikleri daha önce yazdık söyledik. Şimdi bunlar 21 yüzyıl sanat tarihine maloldu, geriye dönüş yok! Öyle düşünüyorduk diyelim ama, tüm bu “conceptuel”in akıl hocası “Documenta Kassel”in 2017’de 17 milyon euro borçla çöküşü – çok garip, hiç konuşulmadı ve unutulup gitti!-, bu şamatanın sonunun geldiğinin birinci sahnesiydi ama biliyorum bu can çekişme kolay olmayacak; sanki kitabın başlığı gibi: ışık ne yapıp yine bir aralıktan sızacak!Velvet_Buzzsaw_(2019_poster)The Squar filminden sonra “L’art Contemporant”nı konu alan bence çok ilginç bir film. Fransa’da sinema eleştirmenleri çağdaş sanatı ti’ye alan filmleri fazla sevmiyorlar; normal, çünkü bağımlı olduğu dergi ya da gazete patronlarının çağdaş’a olan beğenilerine dokunabilir! Dan Gilroy genç bir sinemacı konu ve senaryo da kendisinin. Art Basel-Miami fuarında başlıyor; gidenler, görenler bilir ne denli bir züppeliktir bu fuarlar, üstelik zengin ve şımarık, böylesini Avrupa’da bile zor göreceğimiz bu Amerikan galerilerinin patronlarından, sekreterlerine kadar, aynanın içine giriyoruz. Ünlü olmak bir an işi, para kazanmak ta öyle, tesadüfler, bir galeriden ötekine transfer edilen sanatçılar ve de onları parmağında oynatan sanat eleştirmenleri. Dekor alabildiğine lüks, her şey “sansüel”, seks bir silah ama duyusal bir ilinti, unsur yok, galerilerle ilişkinin odak noktası bu! Film gerçekten bir belgesel tadında başlıyor, portreler çok ilginç: örneğin John Malkovich’in oynadığı, hayal gücünü yitirmiş o çevrede ünlü bir ressam, ne yazık devasa bir atölyede kendini yitirmekte ve gözden düşme tehlikesiyle başbaşa. Başka bir açıdan filmin yine belgesel bir yanı bu galerilerin müzelere olan inanılmaz otoritesi; galeriler, besledikleri sanat eleştirmenleri ve düşünürleriyle baskı yapıp müzelerin koleksiyonlarını “manipule” ediyorlar. Dünyanın her yerinde böyle ama burada sanki içindeyiz! Filmin bize sunduğu başka bir moral: sanat eseri ikinci planda: vernisajlarda eserlerden çok moda, giyim, sansüalite ön planda. Bir tablo içeriğinden önce bir matah, hemen alınıp satılan; sanatçı da öyle, standart bir dekorun içinde, bir obje sanki!
Böyle bir filmin ticari bir işleve girebilmesi sinema pazarının kanunlarına göre, bu belgesele mecburen bir entrika koymak zorundaydı, yoksa malûm. İkinci planda bu ünlü galeride çalışan bir sekreter, yaşadığı binadaki komşusunun intiharına şahit oluyor. Hiç dışarıya çıkmayan yaşlı ve gizemli bu adam, aslında eserlerini de gün ışığına çıkartmamış çok ilginç bir ressam. Genç ve güzel sekreter ressamın atölyesinde yüzlerce pentür, desen vs. bulduğunda bunları değerlendirmek için, kendisiyle flört eden biseksüel ünlü eleştirmene gösteriyor. Resimler figüratif, dışavurumcu, -art brut ve violant, “psychique yaralar”  içeriği yönetiyor. Ressamın özgeçmişini araştırıyorlar; görüyorlar ki resimlerindeki dram bir hayalden öte, ressamı yönetmiş bir karabasan. Genç ve güzel sekreterin yardımına sığındığı ünlü eleştirmenle bir altın madenini bulduklarının farkına vardıklarında, galerinin de bunu fark etmesi olayı dışa duyuruyor. Galeride sergilenen resimlerin yarattığı “sensation”, medyatik bir bomba misali öteki galeriler, müzeler, kolleksiyonerler yani “altına hücûm”. Bu detay bence negatif değil çünkü “contemporary” adına ters-yüz edilen ve de yatağı değiştirilen gerçek pentüre bir özlem, düşünün önünüzde “Contemporary İstanbul” diyerek ithal edilen bu fuarda gördükleriniz; işin kolayına kaçıp, “ne üretirsek o kadar satarız” ve de göz boyama! Sonuçta filmin ticari boyuta girmesi adına yönetmenin yaptığı en önemli hata: bu “lanetli” ressamın, tüm resimlerini gün ışığına çıkaranlardan öç alması, “ilenme” biraz abartılarak da olsa bu tür galerilere bence meheldir. Kendi kendilerine yapay bir piyasa yaratıp, sanatın varoluşunu bir “promotion” gibi kolay para kazanma, her ay onlarca müzayede yapanları da unutmayalım. Sonuçta moral: özenmenin tehlikesi; sanatı bir sirk niteliğinde kapitalizmin kanunlarıyla dünyaya export edenler bugün yine aynı güçte bizi yıkamaya devam ediyorlar. Ekonomik olarak çöküşe geçmiş ülkemizde bu Miami misali galericiliği Dolapdere’de oynamak isteyenler, bankalara sırtını dayayıp lüks dergilerle “conceptuel” biosphere’de ukalalık yapanlar, karanlık paralarla fantome müzeler kurarak kompleks giderenleredir sözüm.

Share Button

Yorumlara kapalıdır