Derviş Ergün, Sanatta Yeni Paradigmalar

Share Button

Geleneksel toplum, endüstri toplumu, bilgi toplumu gibi sınıflamalar, toplumsal oluşumun hangi gerçeklik doğrultusunda biçimlendiğini açıklar. Bilgi toplumu demek; toplumsal donatıları ve kuruluşunu bilimsel bir tabana oturtan ve tüm ihtiyaçlarını bu gerçeklikten karşılayan toplum demek değildir, bu büyük yanılgıdır. Burada sözü edilen kavram pazar ve tekniği kasteder, teknolojinin kullanımı ve ona dayalı hayat pratiğini açıklar. Bir an düşünelim; son model bir araba tamamen elektronik donatı içinde hareket ediyor, karmaşık bir mekaniği var, bu arabayı kullanmak için mutlaka bir mühendise ihtiyaç var mıdır (?) herhâlde yoktur. Sadece bir ehliyet ve bir de araba anahtarı yeterlidir, hatta okuması yazması olmasa da arabayı yürütebilir, bilgi toplumunda birey bilginin neresinde? Bu örneği hayatın merkezinde yer alan tüm tekniklere yaydığımızda sadece kumanda aletine konumlanmış toplumu görürsünüz. Engels’e göre; yaşamla ilgili bilgi edinmek için en aşağıdakilerden en yukarıda bulunanlara kadar tüm bilgileri gözden geçirmek gerekir. Bilgi toplumunda yüceltilen operatör figürdür ara eleman yani, bilgili insan söz konusu değildir.

İletişim araçlarının bir ağ gibi sardığı dünya gezegeninde, sürümdeki bilgi saniyeler içinde kaç kere dolaşıyor dünya çevresini araştırmadım fakat rakamın çok yüksek olduğunu kestirebiliyorum. İnternet gibi bir iletişim aracının ucuna bağlanarak saniyede kaç tur atılır dünya çevresinde kim bilir! İstediğiniz bilgiye ulaşırsınız saniyeler içerisinde, merakınızı giderirsiniz ancak bilimsel ya da gerçek bilgiye ulaşamazsınız. Bireyin iletişim ağında gerçekliğe ulaşma şansı olmasa bile sanal bir dünyanın gerçekliğine ulaşma şansı her zaman vardır. Bu nedenle dünya genelinde bir kişinin ortalama internet ortamında harcadığı zaman aralığı 45 dakikayı buluyormuş, hiç internet kullanmayanları çıkardığınızda, eğleşmenin ne kadar uzadığını göreceksiniz. Peki bu kadar zaman ayırmakla ne elde etmiş oluyoruz? Hiçbir şey… Sadece haberdar oluyoruz, işimize yaramayacak bilgi ve haberleri öğrenmiş oluyoruz. Topladığımız sanal bilgide sosyalleşiyoruz, somut bilgide kendimize geliyoruz, sonuç olarak popüler bir kültür etrafında şekilleniyoruz.

Tracey Kerime Emin, (My Bed)Yatağım, 1988

İnternet ortamında dolaşan bilgilerin çoğunluğunu fast-food bilgisi olarak değerlendirir Lyotard. Derinlikli olmayan slogan bilginin, olguların değil görüngülerin, kavramların yerine cisimleşmiş anlamın, teorinin yerine retoriğin, analitik bilgi yerine şablon bilginin, gerçeğin yerine simülasyonun tüketildiği bir dünyayı görüyoruz. Dijital ortamda özgürlük olarak tüketilen hayatın, gerçek dünyadan bağını koparmasına aldırış etmeden kendine yabancılaşan öznenin bilgi kirliliğinde kayboluşuna tanık oluyoruz. Küreselleşmenin perçini dijital dünya ortamında biçimlenen figürasyon model tanımlaması ve ortaya çıkan yeni insan tipinin; estetik, yasa ve haz duygusunda eriyen nesne hâlidir söz konusu olan. 1970’leri Orta Çağ’a benzeten ve bu noktadan itibaren gerçek özgürlüğün geldiğini iddia eden düşünürlerin ele aldığı konular pazar ve teknik arasına sıkışan öznenin sanal özgürlüğü olmalıdır.

Gavin Turk, Pet, (painted bronz) 2019

Postmodern özgürlüğü, farklı görüşlere sahip olmalarına rağmen ortak yanları liberal olan üç Amerikalı yazardan; onların cephesinden öğrenmeye çalışacağız. Bu yazarlar; Arthur Danto sol-liberal bir dergide sanat yazıları yazıyor, Thomas McEvilley Rice üniversitesinde sanat tarihi öğretmeni, Dave Hickey Nevada Üniversitesinde sanat tarihi ve kuram öğretmenidir. Bu eleştirmenler sanat tarihi eleştiri kuramına antropolojiyi, felsefeyi, popüler sanatı daha çok müzik ve edebiyat gibi sanatın asli unsurları olmayan konuları da ilave ettiler. Avangardın 1970’lerde kesin ölümüyle sanat tarih sonrası bir evreye girdiğini ileri sürerler. Avangardın beslendiği modernizm ortada kalktığına göre sanat yoluna; post modern kavram anlayışının kendi uhdesi saydığı felsefeden antropolojiye, sanat tarihinden estetiğe, modernizmden ilkel döneme tüm disiplinler üzerinden hak iddia etmektedir. Çünkü “tarihin sonu” düşüncesinde Fukuyama, Michel Foucault’un ilerlemenin sonu nihayete erdiğinden, bundan sonra sonsuza kadar düşük salınımda, doğrusal ve paralel bir ilerleme sürecine girilmiştir düşüncesinden beslenirler.

Share Button

Yorumlar kapatıldı.