Hülya Küpçüoğlu: ‘Deep Fried Dreams’

Share Button

30. Ben Vatanımla Evliyim ana görsel

Arda Yalkın’ın Gaia Galeri’de açtığı yeni sergisi ‘Deep Fried Dreams’ adını taşıyor. Sergide sanatçı tüketim toplumuna, politikaya, kapitalist sisteme, savaşlara gönderme yapan işlerini sunuyor. 26 Aralık’a kadar izlenebilecek olan sergide, medyanın gücünü ve bir zamanlar değer verdiğimiz şeylerin nasıl tüketim nesnesi haline döndüğünü ve sanatçının bu gidişata karşı nasıl tepki gösterdiğini de izleyeceğiz. 

Hülya Küpçüoğlu: Serginin adı ‘Derin Kızarmış Rüyalar’. Derin yağda kızarttığınız rüyalar neler?

Arda Yalkın: Serginin adı ‘Super Size Me’ belgeseli hakkında bir yazı okurken aklıma geldi.

H.K.: Ne anlatıyor bu belgesel?

A.Y.: Sağlıklı beslenen bir adam var ve bir ay boyunca sadece fast foodla besleniyor. Her gün yaptığı tıbbi ölçümlerle fast foodun vücuduna nasıl zarar verdiğini anlatıyor. Bir ay sonunda vücudunun şekli bozuluyor, kendisini rahat hissetmiyor ve daha bir sürü şey. Bunun üzerine bir belgeseldi. Buradaki anahtar nokta, her gittiğinde “şu kadar farkla büyük seçim ister misiniz?” diye sormaları. Ben burada şöyle bir korelasyon kurdum. Bizim düşlerimiz de aynı şekilde manipüle ediliyor. Sistem sana bir hedef koyuyor ve sana normal gelen şey, mesela sabah dokuz, akşam beş çalışmak oluyor, bundan sonra ne yaparsın? Bir yere gidersin, bir şeyler içersin, daha geniş bakınca tatil, araba, belki bir ev vs. Bütüne baktığında mükemmel aile, mükemmel hayat ama haftada en az 50 saat saçma sapan şeylerin peşindesin. Tabi besin piramidinin altına indikçe durum daha da beter. Hormonlu düşlerimiz var ve bunları kızartıyoruz, kendimize meze yapıyoruz.

33. 95

H.K.: Hormonlu düşleri biraz açar mısınız?

A.Y.: Gündelik hayata dair düşler. Kısa vadeli, insan hayatına dair olmayan, mesela bir ayakkabı, bir motosiklet, bir ev, bir evin varsa 2. ev, 2 fabrikan varsa 3. fabrika gibi… İçsel bir şey hayal etmiyoruz artık. ‘Super Size Me’ ile bunun arasında bir korelasyon kuruyorum. Reklam kökenli olduğum için de serginin adını özellikle İngilizce koydum.

H.K.: Reklam üzerine bir sergi denebilir mi?

A.Y.: Evet, kısmen denebilir. Ama kesinlikle bir ders verme peşinde falan değilim. “Bakın doğrusu bu” diyemiyorum. Ben de aynı durumdayım. Bu anlamda kişisel de bir sergi. Az önce konuştuğumuz şeyler benim için de geçerli yani…

34. http (çiftnokta__) jpg

H.K.: Medya tarafından sürekli alışverişe ya da tüketime yönlendiriliyoruz. Sergide sisteme, medyaya veya kapitalist düzene eleştiri var diyebilir miyiz?

A.Y.: Elbette diyebiliriz; ama dediğim gibi bir alternatif öneremiyorum. Ne kadar onun bir parçası olmak istemesem de- hayatımda bunun çok örneği olsa da- ben de bir parçasıyım. Etrafımda bir sürü şey görüyorum ve gösteriyorum. Benim yaptığım olan bitenin fotoğrafını çekmek gibi, içgüdüsel ve ilkel duygularla yapılan bir şey.

H.K.: Çalışmalarınızda çok sayıda görsel var…

A.Y.: Evet, binlerce. Gözümü açtığım andan uyuyana kadar binlerce tabela, resim, video, işaret, marka görüyorum, bundan daha doğal ne olabilir? Tanık olduğum, içinde yaşadığım dünyayı tekrar keşfediyorum, paylaşıyorum. Kullandığım dil ise sermayenin, iktidarın iletişim biçimi. Sanatçıların ana akım medyayı, sinemayı, reklamları aşağıladıklarını, o izlenir mi, o yapılır mı, dediklerini biliyorum. Ben tam aksi bir şey düşünüyorum.

H.K.: Empati mi kuruyorsunuz?

A.Y.: Hayır, empati kurmuyorum. Anlamaya ve deşifre etmeye çalışıyorum. Ana akım sinema, medya, reklam, tv dediğimiz aslında her sene değişen, gelişen yeni tekniklerle sürekli kendini yenileyen bir iletişim biçimi. Sermaye ve politik gücün dili. Ben bu dili çok önemsiyorum. Milyarlarca insan açlık sınırının altında yaşıyorsa bir o kadar insan da en alt dilimdeyse ve hâlâ reklamlardaki, dizilerdeki, gazetelerdeki o şaşaalı yaşantıyı görüp de iktidara saldırmıyorlarsa, bunun üzerine düşünmemiz lazım. Bunun olmamasının sebebi bu dil. “Bu dil”in içinde inanılmaz bir zekâ var. Sürekli bir umut pompalanıyor. Kapitalizmin en güzel yaptığı şey bu. ‘Sen açsın ama burada fırsat eşitliği var ve bir gün sen de bunlar gibi olabilirsin’. Ana akım medyanın, sinemanın hepsinin altında bu var. Politik gücün iletişim zekâsını aşağılayarak gerçeği görmezden geliyoruz. Özellikle de sanatçılar. Sonra yaptıkları bambaşka bir frekansta kendi aralarında iletişmek oluyor. Reklam kökenli olduğum için hep, maksimum insan kitlesini nasıl avlayabilirim? diye düşünürüm. Resimlerimde, videolarımda ilk gördüğünüz renkli, şaşaalı, teknik olarak iyi planlanmış kompozisyonlardır, biraz yaklaştığınızda çok ciddi bir şiddete, gündelik hayatınızda görmekten hoşlanmayacağınız imgelere maruz kalırsınız. Sinemadan, haberlerden, besleniyorum, sürekli yeni yazılımlar, teknikler öğreniyorum, modern fontları takip ediyorum, reklamları izliyorum ve bunları alıp kullanıyorum. Değiştirip bambaşka bir şey hâline getiriyorum. Sonuçta hem içerik hem de teknik olarak bugüne dair işler ortaya çıkıyor sanırım. Yarını şekillendirmek ya da geçmiş romantizmi yapmak gibi bir amacım yok. Derdim şimdiyle. Bu yüzden ben de sürekli devinim hâlindeyim. İlk işlerim daha grafikti mesela. Bugünlerde çerçeveleri, işçiliği ve içeriği ile Rönesans dönemine öykünen işler yapmaya çalışıyorum.

29. Gymferno III

H.K.: Rönesans dönemine öykünen işler yapıyorum derken?

A.Y.: İlk resimlerim grafik tarafı ağır basan, iki boyutlu işlerdi. Mağara duvarlarına çizilen resimleri taklit edip kendi karakterlerimi yaratmıştım. Ardından Ortodoks ikonalarını yorumlayan işler yaptım. Şimdikilerde ise perspektif, ışık, gölge gibi unsurlar ve gökyüzü girdi işin içine. Daha foto-gerçekçiler. Sanatçının eserle geçirdiği zamana, verdiği emeğe çok saygı duyarım. Günlerce, haftalarca uğraşılmış detaylar, resmi, videoyu, heykeli, neyse, yapan aklın hezeyanları… Bunlara öykünüyorum.

H.K.: Eserlerde ağırlıkta güncel olaylarla ilgili görseller var.

A.Y.: Politik göndermeler, sistem gibi güncel olan her şey var. Geçenlerde Marcus Graff’ın düzenlediği bir karma sergiye katıldım. Marcus bana ‘Senin iki videon var Gezi olayları ile ilgili, onları da gösterelim mi?’ dedi. Ben de ‘Ben onları 2011’de yapmıştım.’ dedim. Şaşırdı ama bence ezilenin bir noktada patlayacağını görmek için müneccim olmaya gerek yok. Söylediğim gibi olan bitenleri çok yakından takip etmeye çalışıyorum.

H.K.: Az önce fırsat eşitliği var gibi gösteriliyor, demiştiniz. Sanatta fırsat eşitliği var mı?

A.Y.: Hayır. Olaya iki yönden bakalım; Öncelikle, bireylerin eğitim eşitliğinden ya da bireyin yetiştiği aile ortamının niteliği noktasında bir eşitlikten söz edemeyiz. Bizimki gibi hoyrat toplumlarda bu eşitsizlik daha da belirgin maalesef. Belki çok kaba olacak ama şöyle bir şey söylemek istiyorum, sanatın başka bir kolundan, müzikten örnek vereyim, “Ankara’lı Bilmem Ne” diye ortaya çıkan bir şarkıcının ciddiye alınacağı habitat belirlidir. Plastik sanatlarda her şey çok bulanık. Sanatsal zekâsı “Ankara’lı Bilmem Ne” kadar bile olmayan birçok “sanatçı” sadece zengin olduğu ve belirli bir satış potansiyeli taşıdığı için galerilere kabul ediliyor. Üstelik ana akım eleştirmenlerce, dergilerce, ücreti mukabilinde yaldızlarla boyanıyorlar.

Share Button

Yorumlara kapalıdır