Hülya Küpçüoglu, Murat Havan ile Sanat Üzerine

Share Button

Çağdaş sanatçılarımızdan Murat Havan, önümüzdeki günlerde açılacak olan ‘Şiir Şiddeti Yener’ adlı karma serginin küratörlüğünü yapıyor. 2-8 Kasım tarihleri arasında görülebilecek olan sergi, bu yıl 4. kez gerçekleştirilen şiir festivali Feminİstanbul kapsamında gerçekleştiriliyor. Festivalin bu yılki konusu ‘Şiir Şiddeti Yener’. Murat Havan ile hem sergi hem de kuruluşunda da yer aldığı Kartal Belediyesi Sanat Akademisi hakkında konuştuk.

Hülya Küpçüoğlu:

DEVAMINI OKUYUN
Share Button

HÜLYA KÜPÇÜOĞLU, NESLİ TÜRK’ÜN BÜYÜK BEDENLERİ

Share Button

                                                                                 Nesli TürkNesli Türk’ün Merkür Sanat Galerisi’nde açtığı yeni sergisi ‘Corpus Magnum’ adını taşıyor. ‘Corpus’ sadece beden anlamına gelmiyor, aynı zamanda ölü veya hareketsiz olarak da tanımlanıyor. Sanatçı bu isimle, ortadan kalkmış olduğuna inandığı ruh ve beden ikiliğine işaret ederken, bedenin yüceltilmesini ve maddiliğini vurguluyor. Sergi ayrıca, sanatçının önceki yıllarda gerçekleştirdiği ‘Bedenin Hafızası’ ve ‘Kara Duyu’ sergilerine atıfla, daha çizgisel ve lekesel bir plastiğe de bürünüyor.

Çizgi, sanatçının eserlerinde hareketli, akışkan ve belli bir ritimde izlenmekte. Çizgilerin iç içe geçen devinimi, takibi zor kaotik bir yapıyı gündeme getiriyor. Sanatçı, duygularını ve düşüncelerini yüzeye aktarmak istiyor ve çizgiler giderek büyüyor, yayılıyor, tanımlanıyor ya da tanımlanamıyor ve plastik olarak resimlerin en vurgulu ögesi konumuna ulaşıyor. Bu yapı, Nesli Türk’ün resimlerinde ön plana çıkarmak istediği psikolojik etkinin güçlendirilmesi ile bağlantılıdır ve kadına dair simgesel anlamlar da taşımaktadır. Bu anlamlar, Türk’ün resimlerinde görmeye alışkın olduğumuz sıvılar, kıvrımlar ve saçılmalarla ilintilidir ve yinelemelerle karşıt ögeleri anımsatmaktadır.

Nesli Türk, kadını ve kadın bedenini sorun etmektedir. Resimlerin bir kısmında görülen otoportreler elbette otobiyografik etkileri de içeri almakta ve bu noktada derin psikolojik analizleri de gündeme getirmektedir. Ancak sıklıkla etrafındaki insanlardan, fotoğraflardan veya kendisinden yola çıkarak resmettiği kadınlar,  belli bir kişiden ziyade tüm kadınlara atıfta bulunmaktadır. Resimdeki kadın, herhangi biridir. Ancak seyirlik nesne hâline getirilmiş çekici bir kadın da değildir. Kadın, tuval yüzeyinde kapladığı büyük bedeniyle, sanatçı için yegâne var oluşunun bir göstergesidir. Yok olacağının bilinciyle yaşayan kadın, büyük bedeniyle varoluş alanını genişletmek isterken, bir yandan da ‘corpus’un Latince diğer bir anlamına, ‘ceset’e gönderme yaparak yok oluşa ve melankoliğe de gönderme yapmaktadır. Sanatçının deyişiyle resimlerdeki kadınlar ‘Spinoza ve sonrasında Nietzsche ve nihayet Deleuze ile bedenin ruh ile birleştiği, tüm cinselliği ile yaşayan, salgılayan, şiddet ve cinsellik dolu bir beden’dir. Nesli Türk’ün temastan kaçınmayacağını hissettiren bedenleri aynı zamanda grotesk bir bedendir. Ancak çoğunlukla bedenin tasvirinden çok içerdiği sıvıları, yumuşak ve yağlı dokusuyla bu etkiyi bize hissettirmektedir. Melankolik kadınlar, heyecansız ve hareketsizdirler. Genellikle gözlerini bir noktaya dikmiş sanki kendisini bekleyen nihai sona odaklanmış gibidirler. Tuval yüzeyindeki sıkıntılı ortam ve mutsuzluk, kullanılan griler ve sarılar melankolik etkiyi kuvvetlendirmektedir. Portrelerdeki durgun yüz ifadesi, aza indirgenmiş renkler ile iç içe geçerken, hareketli çizgilerle karşıt bir anlamı tetikler. Hareket ve durağanlık resimlerin hem içeriğinde hem de plastik ögelerinde birbirinden ayrılamaz iki karşıt yapıdır.

Önceki işlerinden aşina olduğumuz yoğun boya kullanımları yer yer yeni resimlerde de kendisini göstermektedir. Ancak daha yalın ve arınmış bir durum söz konudur. Bu, figüre dair detayların arındırılmasından başlayarak, çizgi ile daha ekspresif bir yolun uzantısında, kimi ince ve bazen neredeyse monokrom kullanılan boya tabakalarında kendisini gösterir.  Tüm bu anlatım, resimlerdeki melankolik ifadeyi güçlendirir. Vurgu, zaman zaman sanatçının detaylı yaklaşımıyla yapılmış bir kumaş etüdünde, kimi zaman kolaj öğesinde toplanır ve resimden resme değişken bir etkide sunulur.

Kadın bedeni, mevsimler gibi dönemleri, geçişleri olan bir yapı. Tüm bu dönemler sıvıların çoğalması veya azalması ile ilintili. Kadın sıvılarla var olan veya yok olan bir figür. Nesli Türk’ün yeni sergisindeki kadın bedenleri tüm bu süreçlere gönderme yapıyor ve zaten tüm bu sıvılarla melankoliğe oldukça yatkın olan ‘kadın’ı serginin kavramı hâline getiriyor. Önceki sergilerinden farkı, daha bireysel ve yalnız bir kadın olmasıdır. Tuvallerdeki ‘tek başınalık’ özgürleşmeyi akla getiriyor. Kim bilir belki özgürleşmek için, önce içe kapanmak lazım.

  DEVAMINI OKUYUN

Share Button

Hülya Küpçüoğlu, Colleen O’Brien’la ‘Işığa Doğru’

Share Button

Halka Sanat Projesi’nin düzenlediği konuk sanatçı programlarının Şubat ayı konuğu Kanada’dan Colleen O’Brien’dı. Sanatçı kaldığı 1 aylık süreçte İstanbul üzerinden edindiği izlenimler üzerine resimler yaptı. İlham kaynağını kimi zaman insan kimi zamansa İstanbul manzaraları oluşturdu. Sanatçı çalışmalarını, ‘Işığa Doğru’ adı altında geçtiğimiz günlerde izleyicilerle paylaştı.

Hülya Küpçüoğlu: Bu Türkiye’ye ilk gelişiniz.

DEVAMINI OKUYUN

Share Button

Hülya Küpçüoğlu, Başak Avcı ve Relego

Share Button

Başak Avcı, Derinlikler Sanat Merkezi’nde açmış olduğu ‘Relego’ adlı sergisinde kendi geçmişine odaklanıyor ve 2001 yılında yapmış olduğu resimleri, yeniden bir sunumla, izleyicilerle paylaşıyor. Desen ve Tuval çalışmalarının görülebileceği sergi hakkında Avcı ile konuştuk.

**************

Hülya Küpçüoğlu: Derinlikler Art’da sergilediğiniz resim ve desenlerinizden oluşan bu sergi, 2001’de MSGSÜ’deki mezuniyet serginizin yeniden bir sunumu. Öncelikle,

DEVAMINI OKUYUN

Share Button

Hülya Küpçüoğlu: Berkiz Berksoy’la “Troya Düğümü” Üzerine

Share Button

‘Troya Düğümü’ sergisi farklı disiplinlerden yedi sanatçıyı bir araya getiriyor. Küratörlüğünü Dr. Berkiz Berksoy’un yaptığı sergi, Tarık Günersel, Serap Gümüşoğlu, Malik Bulut, Feyza Zeybek, Güngör Güner, Benan Bulut ve Berkiz Berksoy’u ağırlıyor. Önümüzdeki aylarda Anadolu yakasında da izlenebilecek olan sergi hakkında Berksoy’la konuştuk.

Hülya Küpçüoğlu: “Troya Düğümü” adlı serginin oluşum sürecinden bahseder misiniz?

Berkiz Berksoy : Edebiyat, Görsel Şiir ve Plastik Sanatlardan yedi özerk sanatçının kolektif çalışması olan “Troya Düğümü” bir sanatçı dayanışması. Barış gibi hassas bir kavramı Troya’nın yanına, savaşın yerine koyuyor. Barış başından beri odak noktamız. Anadolu’dan, bugünden bakarak gördüğümüz Troya için bir anlatı. Feyza Zeybek İlyada’daki kültürel göstergeleri, özellikleri, Anadolu’da karşılaştırmalı araştırmış, konferanslar vermişti. 2016 sonbaharında yaptığı bir öneri üzerine bu çalışmaya girdik. Şahsen 2015’te Paris Creteil Üniversitesinde yapılan uluslararası çalıştaya Galatasaray Üniversitesinden “Modern Türk Edebiyatında ve Düşüncesinde Troya Savaşı” adlı bildiriyle katılmıştım. Sonra Mart 2017’de France Culture radyosundan röportaj için geldiler. Tarık Günersel’in zihninde de uzun zamandır gelişmekte olan bir Troya destanı vardı. Benan Bulut, 2015’te Londra’da Troya ve Çanakkale coğrafyalarından ve  Churchill’in Cambridge Üniversitesi’nde arşivlenmiş savaş mektuplarından hareketle gerçekleştirdiği eserlerini sergilemişti. Serap Gümüşoğlu, 2017 İstanbul Biennali’ne Homeros’un metnindeki bir dizeden yola çıkarak gerçekleştirdiği eserle katıldı. Güngör Güner’in seramik heykelleri insanlığın sorunsallarına son derece etkileyici bir yaklaşımda. Kısacası entelektüel ve kültürel bağlamlarda armoni içinde buluştuk, çalıştık. ‘Troya Düğümü”nün uzun soluklu bir oluşum süreci var; birkaç kez format değiştirdiği oldu.

H. Küpçüoğlu : Sergi çerçevesinde sanatçılar neye göre seçildi?

B. Berksoy : Alışılmış, bilinen küratörlük modelini bu sergide aramamak gerekir. Sanatçılar seçilip onlara bir çalışma konusu veya teması verilmedi, işler ısmarlanmadı. Her birimizin içselleştirmiş olduğu konu Troya’nın bugünkü söyleminin ne olabileceğiydi. Birbirimizden, işlerimizden her zaman haberdar bir grubuz. UNESCO’nun 2018’i Troya Yılı ilan etmiş olması elbette bizleri çok mutlu kıldı. Ayrıca çoktan başlamış, uzun ve yorucu bir süreci Troya Yılı gibi bir uluslar ası şemsiye altında kapatmamıza vesile oldu. Sözlerimizi, duygularımızı geniş bir etkileşim dilimi içinde ortaya koymuş olduk.

 

H. Küpçüoğlu : Özel ya da yerel kurumlardan destek alındı mı?

B. Berksoy : Çanakkale’ye ve Troya ören yerine yaptığımız grup gezisi bir özel girişim tarafından desteklendi. PIXUS Stüdyo, Video Art çalışmamız için sanata duyarlı kalan bir ücret talep etti. Son derece disiplinli, donanımlı, yaratıcı bir ekiple birlikte çalışarak gerçekleştirdik. Malik ve Benan Bulut sergi için Nişantaşı’ndaki mekânlarını açtılar. Basına ve genele açılış masraflarını aramızda paylaştık.

H. Küpçüoğlu : Kısaca sanatçıların işlerine değinebilir misiniz?

B. Berksoy : Tarık Günersel “Troya /lar” adlı görsel şiirini İlyada ve bağlantılı yapıtlardan hareketle yazdı. ‘Destan kalıntıları’ biçiminde bir bütün. Macerasever okurlar için.

Serap Gümüşoğlu, Troyalı kadınların yaktığı ağıtları, savaşın acımasızlığını, sınırsız tutkuların bedelini, hayatın bilinmezlikleri karşısında insanın güçsüzlüğünü akrilik boya resim “Tutku”da ve granit taş eser “Skaia Kapısı”nda anlattı.

Malik Bulut, içinde düşmanlığı, kötülüğü taşıyan, savaş aracı olan at yerine insana yakın, barış adına karnından kuşlar çıkaran iki metrelik mermer “Troya Barış Atı”yla katıldı.

Feyza Zeybek ‘Helene ve bütün malı’ deyişinin ısrarlı bir istenç, bir savaş bahanesi söylemi olduğunu; istilacılar için bir ‘güzel sebep’ olarak tarihe İlyada destanıyla kaydedildiğini belirtir. “Helene ve Bütün Malı” adlı kadın manken büst üzerine Priamos’un sarayındaki kadınların köleleştirilmesini, zorla yurtlarından sökülüp götürülmelerini işledi. Anadolu kadınına atfetti.

Güngör Güner bir seramiğin sanat yapıtı olabilmesinin teknik mükemmelliğinin yanı sıra duygu ya da duyarlılıkların ya da her ikisinin o parça üzerindeki yoğunluğuna bağlı olduğunu belirtir. “Çözümü Zor Bir Durum” adlı seramik heykelde ifade etmek istediği çözülen bir şeyin olmadığını simgelemek.

Benan Bulut “Troya” ve “Troya’nın Yası” adlı altından elde örülmek üzere tasarladığı başlık ile turkuaz taşlı bilezikte Troya coğrafyasına, tarihine, mitolojisine, kalıntılara bir silsile olarak yer veriyor. Kasandra’nın gözünden yas tutan bir çalışma.

Benimki “Kayıp Troya Barışı Antlaşması”; bir deneysel sanat çalışması. O dönemden kalma, Kral Priamos’un hazırlattığı ancak kayıplara karışmış bir metin. Barış olgusunu gerçekleştirmenin zorluklarını vurgulamak niyetiyle bilinmeyen göstergeler olarak Sinhala alfabesini kullandım. Sri Lankalı sanatçı Madara Jayasena çevirileri İngilizceden yaptı. Keçi derisi üzerine, Kral Priamos’un ailesine ait adlarla Troas coğrafyasından adları ve İlyada’dan dizeleri havyayla yakarak yazdım.

H. Küpçüoğlu :Video art çalışmasının oluşum süreci nasıl gelişti?

B. Berksoy : Güncel sanatın iki önemli özelliğini, potansiyel etkileşimini ve aktarılabilirliğini, kullanarak sanatsal yaklaşımıyla 2018 Troya Yılı etkinliklerinden ayrılan bir iş ortaya koymak istedik. Videomuz renk ve kompozisyon, ifade, anlatı yapısı gibi belirli efektlerle bilgisayar otomasyonuna dayanıyor. Karmaşık bir olgu olan barışı olabildiğince yalın anlatıyor.

Senaryoyu Serap Gümüşoğlu yazdı. Dijital ortamın sınırları ve kapasiteleri arasındaki önemli dengeyi kurdu. Hazırlanan dijital içerikle sanatsal içeriği aktardık. Fotoğrafik görüntüler farklı görüntülere dönüştürüldü. Yaptığımız kombinler ve birleştirmeler, düşüncelerimiz ve deneyimlerimiz üzerine bir yeniden düşünme; söz, ses, resimle kurgulanan, zaman ve mekân sınırlarının kalktığı bir hikâye.

Eserlerimiz yedi küçük ekranda çeşitli boyutlarda ve oryantasyonlarda tekrarlanıyor. Böylece yedi ekranda yedi eser her farklı geçişte birbiriyle farklı bağlamlanarak barışın sorgulanışına dikkat çekiyor.

H. Küpçüoğlu : Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

B. Berksoy : Bizler İlyada’ya baktığımızda bugünü gördük. Homeros’un İlyada’da insanlığın büyük sorununu dile getiren dizeleriyle bağdaştık. O dizelerde savaşların nedeni olarak beşeri zaaflar /egolar düğümleşmiş gösterilir. Tanrı Poseidon ve tanrı Zeus kardeş olmalarına karşın birbirleriyle durmadan çekişir; Troyalı olsun Akhalı olsun ölümlüleri ve ölümsüz tanrıları parmaklarının ucunda oynatırlar:

“Bir tanrı bir yana çekiyordu, bir tanrı bir yana

Kimseyi korumayan zorlu savaşın düğümünü,

O düğüm ne kopar, ne çözülürdü,

Dize getirirdi yığınlarla insanı.”(1)

‘Troya Düğümü’ Troya’nın hakkını savunan sözlerdir. Ana değerleri çevresinde yüzü barışa dönük bir kaynak olmasını, bu anlayışıyla evreni aydınlatmasını, dünyada nice verimlere yol açmasını arzuluyoruz.

  1. (A.Erhat-A.Kadir, Sander Kitabevi,1967, İlyada, On Üçüncü Bölüm, 359-362)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

  DEVAMINI OKUYUN

Share Button

Hülya Küpçüoğlu: Güneş Oktay ile “Dışarı”ya Bakmak

Share Button

Güneş Oktay’ın  yeni sergisi ‘Dışarı’ adını taşıyor. Sanatçı kendisinden yola çıkarak oluşturduğu çalışmalarında, maskelenerek örtülen veya içeride biriken ve gizlenen görünmeyene odaklanıyor. Balıkesir’deki Blogspot’ta izlenebilecek olan sergide Oktay, farklı katmanları yazı ögesi ile birlikte yorumluyor.

Hülya Küpçüoğlu: Serginin kişisel bir tema üzerinden yol aldığı görülüyor. Nasıl bir süreç sizi bu olguya getirdi?

Güneş Oktay: İşlerimi genel olarak anlık duygularımı katarak ve onlardan yararlanarak oluşturuyorum. Dolayısıyla üretim pratiğim aynı zamanda kendimi ve duygularımı ifade ediş yöntemim denebilir. İşlerimi üretirken malzemeleri de anlık oluşan ve değişen duygu durumuma paralel olarak ve bunu en iyi yansıtabilecek şekilde seçmeye özen gösteriyorum.

H.K: Kendinize dair örttüğünüz, gizlediğiniz ve ‘dışarı’da tutmak istediğiniz şeyler neler?

G.O.: Serginin ‘Dışarı’ başlığı ‘dışarıda tutmak’tan ziyade ‘dışarıya atmak’ anlamını simgeliyor. Çevremde bir şekilde etkilendiğim olaylar, sözler, duyduklarım, düşündüklerim ya da duymak isteyip duyamadıklarım, görmek isteyip göremediklerim, yapmak isteyip yapamadıklarım kısacası etkilendiğim ve içimde yer edenlerin, birikenlerin dışarı atılması.

H.K: ‘Dışarı’ya attığınız şeylerin size geri dönüşü nasıl oluyor ya da oldu?

G.O.: ‘Dışarı atmak’ sanat pratiğim açısından dışavurumun bir parçası olduğu için onları, birikenleri ya da bir şekilde paylaşamadıklarımı kendi yöntemimle dışarı atmak beni hem kişisel olarak rahatlatıyor hem de üretimimde de bundan yararlanmış oluyorum. İşleri oluşturduktan sonra  sırada neyi anlattığımın önemi olmuyor. Dolayısıyla benim için içimde birikenleri dışarı atmanın üretimim için amaçtan öte araç olduğunu söyleyebilirim.

H.K: Serginizde dışarıya atmak istedikleriniz ve dışavurduklarınız hangi resimsel dil çerçevesinde izleyicilerle buluşuyor?

G.O.: İşlerimi üretirken genellikle farklı yöntemlerden yararlansam da son zamanlarda pentüre daha ağırlık verdiğimi söyleyebilirim. Önemli olan seçtiğim malzemenin anlık değişen duygu durumuma paralel olması ve ona uygun en doğru malzemeyi seçebilmek. Son zamanlarda kâğıdın pratikliğinden çokça yararlandığımı söyleyebilirim.

H.K:

DEVAMINI OKUYUN

Share Button