Prof. Dr. Ulaş Başar Gezgin: Asya Sinemasında Kadın ve Kurtuluşu: Ataerkiden Eşerkiye (Patriarkadan Ekiarkaya)

Share Button



ulasbasar@gmail.com

Twitter: ProfUlas

Bu yazıda Afganistan, Çin, İran ve Türkiye’den toplam 6 film üzerinden ataerki ve kadının kurtuluşu temsillerine ilişkin olarak düşünce üretiyoruz. Asya’da 48 ülke var; dolayısıyla 4 ülkeden seçmelerin Asya’nın bütününe genellenemeyeceğini önden belirtelim. Bu, yazının kısıtlılıklarından biridir. Ayrıca, her bir ülkede çekilmiş olan binlerce film içinden 1-2 film seçmek de, bir ülke sinemasının bütününü temsil

DEVAMINI OKUYUN
Share Button

Prof.Dr. Ulaş Başar Gezgin, Eril Karikatürler ve Feminist Karikatürler: Bir Puanlama Sistemi Denemesi

Share Button

ulasbasar@gmail.com

Twitter: ProfUlas

Sosyal medyada çokça karikatür paylaşılıyor. Bu karikatürlerin çoğunluğu küfürlü, dikkate değer bir bölümü ise cinsiyet ayrımcısı. Whatsapp gibi ortamlarda, erkeklerin kendi aralarında paylaştıkları karikatürlerle kadınlarla paylaştıkları arasında büyük fark var. Kadınların paylaştığı hemen hemen hiç bir karikatür erkeklerde bir sorun yaratmıyor, ancak tam tersi geçerli değil. Burada ‘tüm’ yerine ‘hemen hemen hiç bir’ dememizin nedeni, ataerkiyi sorgulayan kimi karikatürleri erkeklerin hoş karşılamaması.

Konunun biraz daha ayrıntısına girince, sorunun yalnızca küfür ve ayrımcılık gibi içerik kaynaklı olmanın ötesinde, temsil boyutunda da gözlemlendiğini fark ediyoruz. Karikatürist Aslı Alpar, bize bu konuda oldukça aydınlatıcı bilgiler veriyor:

“Karikatürlerde kadın figürlerin özne olarak çizilmediğini ifade eden Alpar, “Espriyi dahi erkek karakter yapıyor, çizgi roman ve karikatürde derinleştirilen kadın karakterler yok. Kadın figür olarak dahi ancak eş, anne ya da sevgili olarak çiziliyor. Dahası ev işi, temizlik, seks konularında ya da 8 Mart, 25 Kasım vs. gibi özel günlerde kadın figür çiziliyor. Politik bir espride sadece erkek karakterler çiziliyor. Özetle meslekteki erkek dominasyonun yanı sıra mizah anlayışımızda cinsiyetçi bir çarpıklık var. Muhalif olması beklenen karikatür bugün mesele toplumsal cinsiyet olduğunda fena çuvallıyor ve iktidar postunu giyiyor.” diye anlatıyor.”(1:)

Konunun LGBTİ boyutunu başka bir yazıya bırakarak, şimdi eril karikatürleri niteleyen özelliklere tek tek bakalım:

1:) Küfür: Küfürleri ayrımcı ve kalıplaşmış olarak ikiye ayırabiliriz. Kimi küfürler, kadınlara, eşcinsellere, etnik gruplara, uluslara, ülkelere vb. yönelik ayrımcı yargılar içeriyor. Kalıplaşmış küfürler ise, Türkçe’de artık İngilizce’de ‘fuck’ gibi günlük dilin bir parçası olmuş durumda. Örneğin, erkek yazışmalarında sık sık ‘aq’ kısaltmasını görüyoruz. Yarı-şaka yarı-ciddi olarak paylaşılan bir mahkeme savunmasında, davalı (dava edilen kişi), ‘amk’ ifadesini davacıya yönelik bir küfür olarak kullanmadığını, bunun günlük dilin bir parçası haline geldiğini belirtiyor ve ekliyor: “‘AMK’ küfür olsaydı bir gazetenin ismi olamazdı”.

Aslında kategorik olarak bütün küfürleri eril sayıyor, onları feminist karikatürlerin dışında tutuyoruz, fakat bu küfürlerin de kadın düşmanı olma derecelerinden söz edebiliyoruz. Bir karikatürde kadın kişilikler olmasa bile, bu küfürler kadına ilişkin olabilir. Fakat olmadıkları durumlar da çok var.

Argo, bir dilin zenginliğinin bir parçasıdır. Yaratıcı olan küfürler de öyle; fakat yaygın küfürlerin çoğu, yaratıcı değil, sıradan ayrımcılık öğeleri taşıyorlar. Bir de şu var: Kadınlar küfür etmez mi? Edenler de var etmeyenler de. “Kadınlar küfür etmez” gibi bir varsayım, belki de bir yandan kadınları makbulleştirme gibi bir düşüncenin ürünü olabilir. Böylelikle, hiç istenmemesine karşın, geleneksel kadın rolleri de olumlanmış olur. Bu konuda daha fazla düşünmek gerekiyor.

2:) Hakaret ve Aşağılama: Erkekler arasında (özellikle de geleneksel erkekler arasında elbette) kadınları aşağılayan karikatürler paylaşılabiliyor. Bunlar, küfürlü değil, ama yine de kadınlar için rahatsız edici oluyor. Bu tür karikatürler, küfürlerin daha yumuşak hallerini içerebiliyor; fakat yine de içerikleri dolayısıyla tepki uyandırıyor. Bunların hafif olanları da var, ağır olanları da. Örneğin, eskiden kimi karikatürlerde tecavüz sıradan bir ‘olay’ gibi gösterilirdi. Şimdi tepkiler nedeniyle öyle karikatürler pek çizilemiyor. Benzer bir biçimde, çok değerli bir mizahçı olan Aziz Nesin’in kimi gençlik ve orta yaş öykülerinde, tecavüzün mizah konusu yapıldığını görürüz; bugün artık bu, yapılmıyor. Aynı biçimde, mizah dalında olmasa da, Vedat Türkali anlatılarında, üstelik de kadını savunmak üzere, tecavüzün uzun uzun gösterilmesi; olay olduktan sonra anlatılması yerine ayrıntılarıyla yer verilmesi, tam tersi etki etmekte, tecavüzü olumlamaktadır. Bu nedenle, ‘Fatmagül’ün Suçu Ne?’ dizisi üzerinde dönen tartışmalar,  rastlantısal değildir.

3:) Temsiller: Bununla ilişkili olarak, karikatürlerde kadınların temsil edilme biçimleri önem kazanıyor. Aslı Alpar, yukarıdaki söyleşide, kadınların daha çok eş, anne ve sevgili olarak çizildiğini söylüyor. Çok doğru. Bunlara ek olarak, kadınlar, birtakım tipik davranışlarla ilişkilendiriliyor. Örneğin, makyaj, yürüme biçimi vb.

4:) Espri Konusu: Kadınların birtakım özellikleri olumsuz bir biçimde espri konusu yapılıyor mu? Kimi karikatürler, küfür ya da hakaret içermiyor ama kadınların kimi özellikleriyle erkek bakış açısından alay ediliyor.

5:) Özneler: (Aslı Alpar’ın dikkat çektiklerinden hareketle) Espriyi kim yapıyor? ve karikatürde kadın figürler yer alıyor mu?

Puanlama Cetveli: Bu 5 nokta yardımıyla, bir karikatürün erilliğini 100 üzerinden değerlendirebiliriz. Tersi de bize dişilliğini verecektir. Her bir noktayı 20 üzerinden değerlendirebiliriz. Küfür, içeriğine göre, 10 ila 20 puan arası alır. Hakaret de aynı biçimde. Kadınların olmadığı, yalnızca erkeklerin olduğu karikatürler, 10 ila 20 puan arası alır. Espri konusu, kadınları olumsuz gösterip erkekleri yüceltiyorsa 10 ila 20 puan arası alır. Espriyi erkeklerin yaptığı ve çizimde kadınların yer almadığı karikatürler, 10 ila 20 puan arası alır.

Ekler bölümünde çeşitli örnekler veriyoruz. Bu ölçütler, 5’in üstüne elbette çıkabilir. Önerdiğimiz puanlama sistemi geliştirilmeye açık. Ayrıca ‘Bayır Gülü’ bandı ile ‘Bayan Yanı’ karikatürleri incelenerek, erillik yerine dişillik üzerinden daha bütüncül bir model oluşturulabilir. Aslında, bu, bu ikilinin çizerleri ve yayıncıları başta olmak üzere feminist karikatürlere kafa yoranlar için bir çağrı olsun. Feminist karikatür arşivlerini internette kamuya açık duruma getirirlerse, bu konudaki araştırmalar artar ve Türkiye’de mizahın ve karikatürün toplumsal cinsiyet temelli dönüşümüne daha fazla destek sağlanmış olur.

Peki böyle bir puanlama çabası ne işe yarar? Amaç sansür mü? Amaç sansür değil; “ama karikatürseverler eril, ben ne yapayım” diyerek eril karikatürler çizen erkek ve kadın çizerlere başka türlü bir mizahın ve karikatürün olanaklı olduğunu ve bunların da sevenlerinin olduğunu göstermek. Bir kere, nüfusun neredeyse yarısı, küfürlü eril karikatürlere gülmüyor. Ama karikatürü dönüştürecek nitelikte bir güç değiller. Amaç, onların daha güçlü olmasını sağlamak… Bu ya da daha geliştirilmiş bir puanlama sistemine dayanarak, Altın Bamya Ödülleri örneğinde olduğu gibi, karikatürler için de haftalık, aylık ve yıllık olarak, en eril karikatürler belirlenip bunların çizerleri utandırılabilir.

Umarız bu yazı, eril karikatürler konusunda eleştirilerin ötesine geçip pratik adımlar atmak isteyenler için yardımcı olabilir.

Dipnot:

(1:) Alpar, A. (2019). “Çelişkiler Keskinleştikçe Mizah da Sivriliyor”. Sivil Sayfalar, 11.03.2019. http://www.sivilsayfalar.org/2019/03/11/asli-alpar-celiskiler-keskinlestikce-mizah-da-sivriliyor/

Ek 1. Karikatür Erilliği/Dişilliği Değerlendirme Dizelgesi

Karikatür Bilgileri: Selçuk Erdem, Elli Dilek
Ölçütler 01 Küfür 02 Hakaret 03 Temsil 04 Espri Konusu 05 Özneler Erillik Puanı Dişillik Puanı
Puanlar
Öneriler / Notlar

Ek 2. Puanlama Örnekleri

 

Karikatür Bilgileri: Selçuk Erdem, Elli Dilek
Ölçütler 01 Küfür 02 Hakaret 03 Temsil 04 Espri Konusu 05 Özneler Erillik Puanı Dişillik Puanı
Puanlar 0 0 20 20 20 60 40
Öneriler / Notlar Bu karikatürde, iki erkek kişilik yerine iki kadın yer alabilirdi. Sonuçta, erkekliğe özgü bir karikatür değil. Ama belki o zaman da, ataerkil karikatür alımlayıcısı, bunu kadınlara özgü bir durum gibi yorumlayacaktı.
Karikatür Bilgileri: Baba İhmali
Ölçütler 01 Küfür 02 Hakaret 03 Temsil 04 Espri Konusu 05 Özneler Erillik Puanı Dişillik Puanı
Puanlar 20 0 10 10 10 50 50
Öneriler / Notlar Belki küfürün puan ağırlığını arttırabiliriz.

 

Karikatür Bilgileri: Verem Oldu Memleket
Ölçütler 01 Küfür 02 Hakaret 03 Temsil 04 Espri Konusu 05 Özneler Erillik Puanı Dişillik Puanı
Puanlar 0 0 0 0 0 0 100
Öneriler / Notlar Başarılı bir feminist mizah örneği.
Karikatür Bilgileri:
Ölçütler 01 Küfür 02 Hakaret 03 Temsil 04 Espri Konusu 05 Özneler Erillik Puanı Dişillik Puanı
Puanlar 0 20 20 20 20 80 20
Öneriler / Notlar Tipik bir cinsiyetçi karikatür. Tek olumlu yanı, küfür içermemesi.
Karikatür Bilgileri:
Ölçütler 01 Küfür 02 Hakaret 03 Temsil 04 Espri Konusu 05 Özneler Erillik Puanı Dişillik Puanı
Puanlar 0 0 0 0 0 0 100
Öneriler Kadınların yaşadığı zorluklara dikkat çeken az ve öz karikatür.

  DEVAMINI OKUYUN

Share Button

Prof.Dr. Ulaş Başar Gezgin, Edebi Bir Yapıt Nasıl Bırakılır?

Share Button

ulasbasar@gmail.com

Twitter: ProfUlas

Edebi bir yapıt nasıl bırakılır?(*) Bu sorunun yanıtı, yapıtın türüyle oldukça ilişkili. En kolay bırakılma, edebi köşe yazılarında oluyor. Bu tür, Türkiye’de az biliniyor. Buradan kastımız, şiirsel bir dille yazılan köşe yazıları. Şöyle bir örnek verebiliriz:

“Bu ülkede hep karalar kazandı. Denizler kazansaydı böyle olur muydu sizce? Amerikan üsleri olur muydu gül gibi ülkede, diken gibi… En parlak gençlerimize, Amerika’ya gitmeleri öğütlenir miydi? Askerlik arkadaşı olur muydu yine, NATO ve Türkiye? ‘Amerikan modeli’ deyip de başka bir şey demeyecek miydi üniversiteler? Bir savaş olur muydu yine de Doğu’da, Güneydoğu’da, canını yakan, her iki tarafın da? Bunca garip olacak mıydı ülkede? İçeride, dışarıda süründürülecek miydi bunca genç? Bu kadar iş düşecek miydi sansür kurullarına? ‘Sansür kurulu’ diye bir olay olacak mıydı bir kere? Ortalık hep böyle kan mı kokacaktı? Deniz kokusu daha iyidir oysa… Açlıktan ölen çocuk olacak mıydı, dayaktan ölen, sorumsuzluktan ve nice sayılamaz dertten toplumu kemiren? Bu kadar reklam olacak mıydı gözümüzün önünde, hangisi yalan, hangisi gerçek? Bu kadar çok burnu kalkık olacak mıydı ülkede, bu kadar havalı? Yalancı olacak mıydı yine gülüşler; müşteri hoşnutluğu gülüşleri? Gerek kalacak mıydı müşteriyi hoşnut etmeye bir kere?

Denizler kazansaydı; bu ülke, bir kere, barışırdı deniz ürünleriyle… Karides yiyebilirdi hamsi niyetine, “mundardır onlar” demeden. Et de yiyebilir miydi insanlar sonunda? Şöyle kebap, şöyle iskender, şöyle Adana… Vitrinde öyle kalmazdı değil mi, buharına banmazdı değil mi açlar açıklar vitrinin dışından? Değil mi, denizler kazansaydı, denizler kazansaydı…”

Bu tür, bırakması en kolay olanlardandır; çünkü gazete ya da bir site için yazılır. Bunlar, özellikle birinciler, yazardan belli bir sözcük sınırını aşmamalarını isterler. Böyle olunca, yazı belli bir sözcüğe gelince, o noktada, metin üzerinde son düzeltmeler yapılır ve teslim edilir. Bu türün diğer özelliği ise, birşeyler anlatmak yerine birşeyler hissettirmenin amaçlanmasıdır; bu nedenle, anlatısal bir bütünlük gibi bir yük söz konusu değildir.

Bundan sonra, en kolay bırakılan türlerden biri anı olabilir. Bu türde, başımızdan geçeni anlatmak gibi bir niyetimiz olduğu için, bu hedefe ulaştığımızda dururuz. Günceler de benzer kolaylıktadır; çünkü bir gün boyu yapılanlar anlatılır. Başı ve sonu bellidir. Gezi yazıları da kolay bırakılır. Fakat bugün yazılan gezi yazılarının çok azı edebi sayılır. Eskiden edebiyatçılar gittikleri ülkeleri sanatlı bir dille anlatırlardı. Bu türün soyu tükenmek üzere. Yine gezilerin bir başı ve sonu kolaylıkla yerli yerine oturtulabileceğinden, bu türü bırakması daha kolaydır.

Masallar da, özellikle çocuklara yazılıyorsa, görece kolaydır. Zaten basit ve kısa tutulması gerekir ve çoğunlukla sade bir dili ve düz bir anlatı yapısı vardır. Kişiler tanıtılır, başlarından geçen olaylar aktarılır ve son… Bundan sonra deneme gelir. Deneme türü Türkçe’de öldü ya da farklı anlamlar kazanarak düzyazıyla eşdeğer görülmeye başladı. Deneme, düşüncelere ağırlık verilen, fakat edebi bir dil kullanılan bir türdü. Bunun eskiden ustaları vardı. Şimdi bu da yavanlaştı.

Sonraki tür, kısa öykü. Az ve öz bir anlatı türü. Bu tür, dergilere yönelik olarak yazılıyorsa, dergilerin belli bir uzunluk/kısalık beklentisi olacaktır. Kısa öyküye dönüp dönüp onda değişiklik yapmak pek yaygın bir durum değildir. Uzun öyküde değişiklik beklentisi artar ve bu tür, görece daha zor bırakılır. En zoru ise, romandır. Hem uzunluğu hem de kurgu hakimiyeti gibi temel zorunluluğu nedeniyle, en çok dönüp dönüp bakılan tür, roman olmaktadır. Gerçi artık, yayınevlerinden editör desteği alınabiliyor. İkinci bir gözün bakması fark yaratıyor. Fakat içine sinme anlamında, en zor bırakılan, sık sık roman oluyor. Öte yandan, kimi edebiyatçılara göre, daha da zoru var: Şiir. Şiir de roman gibi, en çok dönüp dönüp değişiklik yapılan türlerin başında gelir. Kimi şairler, şiirleri deneme tahtasında bekletir gibi bekletir. Düzeltmeler yıllara yayılabilir. Fazıl Hüsnü Dağlarca gibi kimi şairler ise, kimi şiir kitaplarını adeta yeniden yazmışlardır; eski baskılara artık ulaşılamaz. Dağlarca, ilerleyen yaşlarında arı dil yanlısı olmuş, ilk şiir kitaplarındaki eski sözcükleri ayıklamıştır; ancak bunları yaparken, kimi durumlarda neredeyse yeni şiirler yazmıştır. Zaten diğer türlerdeki durumun tersine, şiir için tek bir sözcük bile önemlidir. Bırakma zorluğu da buradan kaynaklanıyor.

Bu nedenlerle, bırakması en zor türlerin, roman ve şiir olduğunu düşünüyoruz.

Bu türlerin kitaplaşmasında ise, çok uç bir durum olmadığı sürece içeriğe dokunulmaması yeğlenir. Temel olarak 4 tür uç durum olabilir, bunlar değişiklik gerektirebilir: Birincisi, kişisel bir sorun olabilir: Kitabın girişinde bir arkadaşınıza teşekkür ediyorsunuzdur, ama kitaplaşma aşamasında aranız açılmıştır. Buna ikili ilişkiler de girer. Kitabın içeriğinde de benzer bir sorun olabilir. Bir öyküde kendinize yakın birinden bahsediyorsunuzdur, ama artık yakın değilsinizdir. Bir kızı/erkeği sevmişsinizdir, şiir yazmışsınızdır; kitaplarda yer alacaktır bu şiirler; fakat sonra o ilişki hayal kırıklığıyla sonuçlanır vb.

İkinci tür bir sorun, teknik bir sorun olabilir. Yazım hataları ve sayfa düzeniyle ilgili sıkıntılar söz konusu olabilir.

Üçüncü tür bir sorun, yapısal bir sorun olabilir. Örneğin, bir roman ya da öykü yazmışsınızdır, ama yapısal bir sorun vardır. Kişilerin adları yanlış olabilir, bu nedenle olay örgüsünde eşleşme olamamıştır ya da olaylarda bir tutarsızlık vardır. Örneğin, kişilerden birinin falanca tarihlerde filanca şehirde yaşadığını yazmışsınızdır, ama başka bir paragrafta ya da bölümde bununla çelişen bir bilgi vardır. Böyle bir durumda kurguya müdahale etmek gerekebilir.

Dördüncü tür bir sorun, toplumsal boyutlarla ilişkili olabilir. Örneğin, ilerici demokrat, kadın duyarlılığıyla dolu diye bilinen ünlü bir şairin ilk kitabı (ki şaşırtıcı olmayacak bir biçimde gençlik döneminde yayınlanmıştır), ırkçılık ve ayrımcılıkla doludur. Bu durumda şairin önünde üç seçenek vardır: Ya “arşiv değeri var” diyerek bu şiirleri olduğu gibi yayınlatır ya utanç duyarak hiç yayınlatmaz ya da düzeltmelerle yayınlanmasına izin verir. Fakat ırkçı ifadeler tek tük değil de metnin genelinde varsa – ki bu şair için durum buydu- o zaman bu seçenek geçersiz olacaktır. Benzer bir biçimde, metinde daha önce doğru bulduğunuz fakat artık katılmadığınız birtakım görüşler olabilir. Yine bu üç seçenek ortaya çıkar. Buna bir örnek daha verebiliriz: Sabahattin Ali, Nazi karşıtı sosyalist bir yazardır. Fakat 2. Paylaşım Savaşı öncesinde yazdığı bir yazıda, daha sonra Nazi yanlısı olacak Knut Hamsun’u över. Hamsun’un faşistliği sonradan ortaya çıkar. Sabahattin Ali’nin bunu öngörme olanağı bulunmamaktadır. Bu yazı, arşiv değeri olduğu için yayınlanmıştır, fakat artık, yazarın düşünsel dünyasını yansıtmaktan uzaktır.

Görüldüğü gibi, metni bırakma edimi, tür özellikleriyle fazlasıyla ilişkili. Fazla takıntı yapmamak gerekiyor. Bir metni bırakamayış, yeni metin üretiminin önüne geçmemeli… Yoksa, konu, erken çocukluğa kadar geriye çekilebilecek psikodinamik yaklaşımlara kapı aralamış olacak…

(*) Bu yazıya katkıları için Alper Yaman’a teşekkür ederim.

 

 

 

  DEVAMINI OKUYUN

Share Button

Haluk Öner: Dışarıdan

Share Button

İnsanın yaşadığı yüzyılda toplumla temas kurma biçimleri ve kendi olma sürecini dışarıdaki nesne, oluşum ve insanlarla tamamlamaya çalışması, onun sanata olan ihtiyacını artırırken sanat da bu gerçekliği kendine malzeme yaparak çoklu ortamlarda gösterme fırsatını yakalar. Bu nedenle bireylerin sanatla -doğal bağlarını koparmadan- münasebet kurduğu ortamlar, sanatın varlığını pekiştiren ve varoluşunu tamamlayan atmosferin önemli bir parçasıdır.

Oluşumumuz izleyicinin kendi olma sürecine ‘Dışarıdan’ estet bir destek vermeyi amaçladığı için geniş bir izleyici topluluğu ile buluşan sanat etkinliklerini önemsemektedir. ‘Dışarıdan’ grubunun sanatçıları bireysel girişimlerle ya da oluşumun ortak etkinlikleriyle yakalanan izleyici ile buluşma anlarını ‘izleyen ve sanatçı’ açısından bir fırsat olarak görür.

Dışarıdan Grubunun 2018 Yapılanmasına Katılan Sanatçılar:

2017 yılında temellerini atan grubun 2018 yapılanmasına katılan sanatçıları Deniz BAYAV, Deniz GÖKDUMAN, Ferhunde K. ÖNER, Kerem İŞCANOĞLU, Tolga BOZTOPRAK,, Zerrin PEHLİVAN’dan oluşmaktadır.

Dışarıdan Sanatçıları:

Sanatı sonsuz ve sınırsız ‘şimdi’nin bütün olanaklarıyla bütünleştirebildiği için yenilikçidir,

Sanatın doğuşundan itibaren başat konusu olan figürden yola çıkarak insan ve doğaya ait bütün çıplaklığı ortaya koyan yaşamı, yani doğallığın insanla kurduğu bağı anlatırken tek bir sanat yapıtı ortaya koyabilecekmiş gibi benzer; ancak “insan”ı anlatırken kendi anlatımlarında, özgün teknikleri ve onu mercek altına aldığı yönler itibariyle birbirinden özgünleşerek ayrıştığı için polifoniktir.

Sanatın merkezinde yer alanlarla aynı sanat iklimini soludukları için yapısal bakımdan merkeze yakın olduğu kadar fiilen sanatın merkezi olan çevrelerin dışındadırlar.

İnsanın kendi gerçeğini bir masalda, kimsenin dokunamadığı yalnızlığında, kitapta, bir dostta bulabileceğini bilirler. Bu nedenle şiiri, yalnızlığı, bir bakışı, müziği, zamanı, kenti kendi sanatının ortağı olarak görür ve dışarıdan gelen bütün duyuları ve estetik bakışları, eserlerine ortak kabul ederler.

Sanatçıların (Argümanlarının) varmak istediği yer dışarıdan merkeze ulaşmak (hayat ile ölümden bahsetmek)  değil merkezle dışarıyı (hayatla ölümü ) uzlaştırmaktır.

(Grubu Oluşturan) Yapıtlar:

Farklı malzeme kullanımı, bu malzemelerin kompozisyonu tamamlaması; insana dair her ayrıntının titizlikle yapıtlara yerleştirmesi bakımından sanatçının sanatıyla var olma biçimindeki ‘kendi olma’ özelliğine sahiptir.

İzleyici ile buluştuğunda izleyicinin birikimiyle yeniden üretilir ve bu birikime bağlı olarak anlam(lar) kazanır.

Yapıtların kompozisyonlarında yer alan dokular, sanatçının salt insan olarak biriktirdiği kendi tecrübeleri kadar sanatın kendisinin geçirdiği tecrübelerin de yansımasıdır.

Yapıtlar, insanın mekân ve zamanla kurduğu ilişkinin nesnel boyutları kadar duygusal ve psikolojik yanlarını da anlatır.

Yapıtlarda insanı ve yaşamı anlama biçiminden hareketle ortaya çıkan kompozisyonların arka planında zamandan zemine; mekândan insana dair her unsur bütünlüklü bir sanat perspektifiyle anlatılmıştır.

 

Gerekçe:

(Umberto Eco’ya göre) bir sanat eserinin ‘açık yapıt’a dönüşebilmesi için izleyicisiyle-okuruyla buluşması, onlarla anlamını ve estetiğini tamamlaması gerekir.  21. yüzyıl, sanat eserinin izleyici-okurla buluşma biçimlerini çoklu ortamlara taşımıştır. Yüzyılın sunduğu bu olanakların sanatın var olma biçimine uyup uymadığı, izleyicinin sanatı dolaylı yollardan takip edip edemeyeceğine dair tartışma sürüp gitmektedir. Bu tartışma, sanatın -doğasına uygun içkinliğiyle- güncelliği içinde yoğrulup giden ve sanatın içinde yer aldığı kadar dışında kalan bir sorunsaldır. Sanatın yüzyılın değişim hızına ayak uydurabilmesini sağlayan ve sanat eserini sayısız izleyici ile sayısız biçimlerde açık yapıta dönüştüren ortamların varlığını anlamlı bulan ‘Dışarıdan’ grubu, 15-18 Mart 2018 tarihleri arasında gerçekleştirilen 4. Uluslararası Artankara Çağdaş Sanat Fuarı’na aynı grup adıyla  “Galeri Deniz” çatısı altında katılmıştır ve 10-18 Kasım 2018 tarihleri arasında Tüyap Fuar ve Kongre Merkezi’nde gerçekleştirilecek olan ARTİST 2018 / 28. İstanbul Sanat Fuarı’nı nitelikli ve yüzyılın ger(ç)eklerini karşılayan bir alan olarak görmektedir.

‘Dışarıdan’ için önemli olan şenlik havasında ve eşit düzlemde gerçekleşecek büyülü atmosferin bir parçası olabilmek ve sanatçının sanatıyla kurduğu bağın izleyiciyle tamamlanabildiğini vurgulayabilmektir. DEVAMINI OKUYUN

Share Button

Haluk Öner: Dışarıdan

Share Button

İnsanın yaşadığı yüzyılda toplumla temas kurma biçimleri ve kendi olma sürecini dışarıdaki nesne, oluşum ve insanlarla tamamlamaya çalışması, onun sanata olan ihtiyacını artırırken sanat da bu gerçekliği kendine malzeme yaparak çoklu ortamlarda gösterme fırsatını yakalar. Bu nedenle bireylerin sanatla -doğal bağlarını koparmadan- münasebet kurduğu ortamlar, sanatın varlığını pekiştiren ve varoluşunu tamamlayan atmosferin önemli bir parçasıdır.

Oluşumumuz izleyicinin kendi olma sürecine ‘Dışarıdan’ estet bir destek vermeyi amaçladığı için geniş bir izleyici topluluğu ile buluşan sanat etkinliklerini önemsemektedir. ‘Dışarıdan grubunun sanatçıları bireysel girişimler ya da oluşumun ortak etkinliklerinde izleyici ile buluşma anlarını ‘izleyen ve sanatçı’ açısından bir fırsat olarak görür.

Dışarıdan grubunun 2017 yapılanmasına katılan sanatçılar:

Grubun sanatçıları, Deniz GÖKDUMAN, Deniz BAYAV, Kerem İŞCANOĞLU, Ferhunde K. ÖNER, Zerrin PEHLİVAN’dan oluşmaktadır.

Sanatı sonsuz ve sınırsız ‘şimdi’nin bütün olanaklarıyla bütünleştirebildiği için yenilikçidir,

Sanatındoğuşundan itibaren başat konusu olan figürden yola çıkarak insan ve doğaya ait çıplakla yaşamı anlatırken tek bir sanat yapıtı ortaya koyabilecekmiş gibi benzeşen; ancak “insan”ı anlatırken kendi anlatımlarında, özgün teknikleri ve onu mercek altına aldığı yönler itibariyle birbirinden özgünleşerek ayrıştığı için polifoniktir.

Sanatın merkezinde yer alanlarlaaynı sanat iklimi soludukları için yapısal bakımdan merkeze yakın olduğu kadar fiilen sanatın merkezi olan çevrelerin dışındadırlar,

Sanatçıların (Argümanlarının) varmak istediği yer (hayat ile ölümden bahsetmek) dışardan merkeze ulaşmak değil (hayatla ölümü ve) merkezle dışarıyı uzlaştırmaktır.

İnsanın kendi gerçeğini bir masalda, kimsenin dokunamadığı yalnızlığında, kitapta, bir dostta bulabileceğini bilir. Bu nedenle şiiri, yalnızlığı, bir bakışı, müziği, zamanı kenti, kendi sanatının ortağı olarak görür ve dışardan gelen bütün duyu ve sanatları, eserlerine daima ortak ederler.

(Grubu Oluşturan) Yapıtlar:

Farklı malzeme kullanımı, bu malzemelerin kompozisyonu tamamlaması; insana dair her ayrıntının her türlü ayrıntı ile yapıtlara yerleşmesi bakımından sanatçının sanatıyla var olma biçimindeki ‘kendi olma’ özelliğine sahiptir.

İzleyici ile buluştuğunda izleyicinin birikimiyle yeniden üretilen ve bu birikime bağlı olarak anlam(lar) kazanır.

Yapıtların kompozisyonlarında yer alan dokular, sanatçının bir birey olarak biriktirdiği kendi tecrübeleri kadar sanatın kendisinin geçirdiği tecrübelerin de yansımasıdır.

İnsanın mekân ve zamanla kurduğu ilişkinin nesnel boyutları kadar duygusal ve psikolojik yanlarını da anlatır.

Yapıtlarda insanı ve yaşamı anlama biçiminden hareketle ortaya çıkan kompozisyonların arka planında zamandan zemine; mekândan insana dair her unsur bütünlüklü bir sanat perspektifiyle anlatılmıştır.

 

Gerekçe:

(Umberto Eco’ya göre) bir sanat eserinin ‘açık yapıt’a dönüşebilmesi için izleyicisiyle-okuruyla buluşması, onlarla anlamını ve estetiğini tamamlaması gerekir.  21. Yüzyıl, sanat eserinin izleyici-okurla buluşma biçimlerini çoklu ortamlara taşımıştır. Yüzyılın sunduğu bu olanakların sanatın var olma biçimine uyup uymadığı, izleyicinin sanatı dolaylı yollardan takip edip edemeyeceğine dair tartışma sürüp gitmektedir. Bu tartışma, sanatın -doğasına uygun içkinliğiyle- güncelliği içinde yoğrulup giden sanatın içinde olduğu kadar dışında bir sorunsaldır. Sanatın yüzyılın değişim hızına ayak uydurabilmesini sağlayan ve sanat eserini sayısız izleyici ile sayısız biçimlerde açık yapıta dönüştüren ortamların varlığını anlamlı bulan ‘Dışarıdan’ grubu “ARTANKARA Çağdaş Sanat Fuarı”nı nitelikli ve yüzyılın ger(ç)eklerini karşılayan bir alan olarak görmektedir.

‘Dışarıdan’ gelenler için önemli olan şenlik havasında ve eşit düzlemde gerçekleşecek büyülü atmosferin; sanatçının sanatıyla kurduğu bağın yalnızca izleyiciyle tamamlanabildiğini bilen bu oluşumun bir parçası olabilmektir. DEVAMINI OKUYUN

Share Button

Şafak Güneş Gökduman: Edirne Görünümleri

Share Button

90 yıla yakın bir süre Osmanlı İmparatorluğu’na başkentlik yapmış, Osmanlı mimarisini doruk noktasına taşıyan görkemli dini yapıları ve sivil mimarlık örnekleri ile ön plana çıkmış olan Edirne, tarihi ve kültürel varlıkların birikimi ile Türkiye’nin en önemli kentleri arasında yer alır. Aynı zamanda coğrafi konumu nedeniyle Türkiye’nin Avrupa’ya açılan kapısı niteliğindedir. Uzun yıllardır Edirne’de yaşayan ve çalışan Deniz Gökduman, Türkiye’nin en önemli kentlerinden biri olan Edirne’ye bir de sanatçıların gözüyle bakmak düşüncesinden yola çıkarak Edirne Görünümleri başlıklı bu sergiyi düzenlemiştir.

Edirne Görünümleri sergisi Ali Gümülcine, Ayfer Uz, Caner Karavit, Deniz Bayav, Deniz Gökduman, Kerem İşcanoğlu, Mahpeyker Yönsel, Mustafa Orkun Müftüoğlu, Tolga Boztoprak ve Veysel Kurucu’nun birer çalışmasından oluşmaktadır.

Sanatçıların çalışmalarına tek tek ele alacak olursak son dönemlerde Fotorealist akıma ilgi duyan ve çalışmalarında fotorealizm tekniğini kullanan Ali Gümülcine’nin Edirne’de tatil düşüncesinden yola çıkarak realist bir üslupla yaptığı Enez’de Bir Yaz adlı çalışmasında sol ön köşeye yerleştirdiği kola kutusuyla da Fotorealizme göz kırparak tüketim toplumuna eleştirel bir gönderme yapmayı da ihmal etmediğini söyleyebiliriz.

Ayfer Uz ise kolaj izlenimi veren Keşan adlı çalışmasında, bir araya getirilmiş imgeler aracılığıyla Edirne’nin tarihsel geçmişine ve doğal güzelliklerine masalsı bir atmosferle vurgu yapmıştır.

Uzun zaman özgün baskı ve ahşap oyma sanatıyla ilgilenen, yaklaşık on yıldır da geleneksel Çin resmi üzerine araştırmalar yapan Caner Karavit’in sergideki çalışmasının adı Ayşe Kadınlı Deli Sabri’dir. Karavit, öznel bir bakış açısıyla ve karışık teknik kullanarak yaptığı bu çalışmada Ayşe Kadınlı Deli Sabri’nin hikâyesinden yola çıkarak Edirne’ye anılarının penceresinden bakar ve izleyiciyi belleğinden alınmış bir sahneyle Edirne’nin yakın geçmişine götürür.

“İnsanın doğasını anlatmanın en iyi yolu büyük dramatik resim kurguları yaratmak bu kurgulara sembolik göndermeler eklemek değil, tüm halleri ile özne’yi tanımaktan geçer” diyen Deniz Bayav’ı odak noktasında figürlerin yer aldığı ve modern dünyanın karmaşıklığı karşısında kendisini çaresiz ve yalnız hisseden bireyin yaşadığı hayal kırıklıklarını, sıkıntıları izleyicilerin tamamlayacağı bir hikâye anlatırcasına tuvale aktardığı çalışmalarında zaman da önemli bir unsurdur. Sanatçı, Yansımalar adlı çalışmasında da Selimiye Camisi’nin suya akseden görüntüsüyle dünü ve bugünü bir arada yaşayan Edirne kentinin tarihsel önemini vurgulamıştır.

Çalışmaları politik ve günlük hayat izlenimleri olarak iki ana başlıkta değerlendirilebilecek olan Deniz Gökduman’ın, politik eserlerinin çerçevesini genellikle gündeme yönelik eleştiriler ve önemli simaların portreleri oluştururken, günlük hayattan esinlendiği çalışmalarının merkezinde ise çoğu kez kadın figürü yer alır. Son dönem çalışmalarında kent görünümlerine de yer veren Deniz Gökduman, Hangi Kapıyı Aralasak adlı çalışmasında Edirne’nin sınır şehri olarak önemine dikkat çekmeyi amaçlamıştır.

Kerem İşcanoğlu, ise Lalapaşa adlı çalışmasında ise Edirne’nin doğal güzellikleri yerine kentleşmenin getirdiği göç olgusuna dikkat çekmeyi amaçlamıştır. Sanatçı, kullandığı kontrast renklerle göçün getirdiği terk edilmişlik ve yalnızlık duygusunu izleyiciye geçirmeyi başarmıştır.

Kimi zaman otoportre çalışmaları yaparak kimi zaman da insanı günlük yaşamdaki hâlleriyle resmederek yaşamdan edindiği izlenimleri tuvale aktaran Mahpeyker Yönsel, sergide Süloğlu Barajı adlı çalışmasıyla yer almıştır.

Eserlerinde insanın varoluşunu ve insana ait duyguları konu edinen ve bunları kimi zaman portreler aracılığıyla realist bir biçimde kimi zaman da mitolojiden yola çıkarak fantastik biçimde görselleştiren Mustafa Orkun Müftüoğlu ise Uzunköprü’den İzlenim adlı çalışmasında II. Murat döneminde, Mimar Muslihiddin tarafından, 1427-1443 yılları arasında inşa edilen ve dünyanın günümüze ulaşan en uzun taş köprüsü olma özelliğine sahip  Uzunköprü’yü konu edinerek Edirne’nin tarihi yönüne vurgu yapmayı tercih etmiştir.

Kimi zaman evsizleri, mültecileri, kimi zaman da şehrin kalabalığı içerisinde kaybolmuş bir şekilde bir şeylere yetişme telaşı içerisindeki insanları konu edinen çalışmalarıyla sıradan insanın varoluş mücadelesini toplumcu gerçekçi bir bakış açısıyla tuvale yansıtan Tolga Boztoprak son dönem çalışmalarında ise doğaya yönelmiştir. Boztoprak’ın sergide yer alan Meriç adlı çalışması ise  “Atölyemde gökyüzünden bir perspektif oluşturarak, Anadolu’nun farklı noktalarını tuvallerime yansıtıyorum.” diyen sanatçının köyden kente göçe ve bunun sonucunda yalnız bırakılan topraklara dikkat çekmek amacıyla figüre yer vermediği son dönem çalışmalarıyla kullanılan renkler ve anlatım dili bakımından bütünlük oluşturmaktadır.

Son dönem çalışmalarında hızla değişen ve dönüşen dünyada insanın konumu ve insan ilişkilerini anamorfik perspektif yöntemlerini kullanarak resmetmeye çalışan Veysel Kurucu, Havsa Manzarası adlı çalışmasında ise ilk dönem çalışmalarında olduğu gibi realist bir bakış açısını tercih etmiştir.

Sergideki çalışmalara genel olarak bakıldığında Deniz Bayav’ın Yansımalar; Mahpeyker Yönsel’in Süloğlu Barajı, Mustafa Orkun Müftüoğlu’nun Uzunköprü’den İzlenim; Veysel Kurucu’nun Havsa Manzarası adlı çalışmalarında Edirne peyzajlarını realist bir yaklaşımla ele aldıkları görülürken Ali Gümülcine’nin Enez’de Bir Yaz, Ayfer Uz’un Keşan, Caner Karavit’in Ayşe Kadınlı Deli Sabri, Deniz Gökduman’ın Hangi Kapıyı Aralasak ve Kerem İşcanoğlu’nun Lalapaşa adlı eserlerinde Edirne’nin kendilerinde bıraktıkları izlenimleri yorumladıkları söylenebilir.

Sergiyle ilgili önemli bir nokta da sergide çalışmaları yer alan sanatçıların çoğunun yolunun bir şekilde Edirne’den geçmiş olmasıdır. Bu da sergiyi, kentin sanatçılar üzerinde bıraktığı tesirin eserlere yansıması noktasından bakıldığında daha da anlamlı kılmaktadır. DEVAMINI OKUYUN

Share Button