“CEMAL SÜREYA’YI SEVMEK”, GALERİ MOD’DA (09 – 24 Ocak 2019)
Nurcan Perdahcı Resim Sergisi, 10 Ocak-10 Şubat 2019, Vehbi Koç Vakfı Ford Otosan Gölcük Kültür ve Sanat Merkezi
Nurcan Perdahcı, tuval üzerine yaptığı çalışmalarının bir bölümünü 10 Ocak-10 Şubat 2019 tarihleri arasında Vehbi Koç Vakfı Ford Otosan Gölcük Kültür ve Sanat Merkezinde sergiliyor.
Sanat eleştirmeni Lütfiye Bozdağ, Perdahcı’nın resimlerini eurocentrism, orientalism ve postyapısalcı kavramlar üzerinden okuyor. Bozdağ, sanatçının resimleriyle ilgili düşüncelerini şöyle açıklıyor; “Perdahcı, Avrupa’nın eurocentrik bakışını eleştiren Edward Said’in izleğinden giderek çağdaş sanatın perspektifinden Avrupa resmine bakıyor. Sanatçı, özellikle 15. ve 16. yüzyıl resimlerinde yer alan merkezi yapıyı ters yüz eden bir tavırla Avrupa resimlerini ele alıyor. Bu yapıyı ters yüz ederek yapısökümüne uğratan Perdahcı’nın resimleri, yeni sorgulamalarla başka bir bakış açısını gündeme getiriyor. Sanatçı resimlerinde gösteren ile gösterilenin yerini değiştirerek yapıyı bozuyor, eurocentrism’i tersine çevirerek yeni bir estetik anlayışa varıyor. Yarı şeffaf bir tabaka ile Batı resminin üstünü örttüğü, gizlediği, atıl saydığını, canlandırarak, merkeze alarak özneleştiriyor.
Batı resmi içinde nesneleştirilen Anadolu halısını özneleştirerek sadece resmin üstündeki örtüyü kaldırmıyor aynı zamanda zihnimizdeki örtüleri de kaldırarak farkındalık yaratıyor. Sanatçı, bu farkındalığı plastik dilin imkanları içinden estetize ediyor. Nurcan Perdahcı çalışmalarında, çağdaş sanatın içinden geleneğe, eurocentrism’e ve postyapısalcılığa uzanan bir scala üzerinden kendi estetiğini kuruyor.”
Plastik tadın zengin lezzetleriyle donatılmış bu ilginç sergi, Perdahcı estetiğinin görsel şöleniyle sizleri bekliyor.
Hülya Küpçüoğlu: Berkiz Berksoy’la “Troya Düğümü” Üzerine
‘Troya Düğümü’ sergisi farklı disiplinlerden yedi sanatçıyı bir araya getiriyor. Küratörlüğünü Dr. Berkiz Berksoy’un yaptığı sergi, Tarık Günersel, Serap Gümüşoğlu, Malik Bulut, Feyza Zeybek, Güngör Güner, Benan Bulut ve Berkiz Berksoy’u ağırlıyor. Önümüzdeki aylarda Anadolu yakasında da izlenebilecek olan sergi hakkında Berksoy’la konuştuk.
Hülya Küpçüoğlu: “Troya Düğümü” adlı serginin oluşum sürecinden bahseder misiniz?
Berkiz Berksoy : Edebiyat, Görsel Şiir ve Plastik Sanatlardan yedi özerk sanatçının kolektif çalışması olan “Troya Düğümü” bir sanatçı dayanışması. Barış gibi hassas bir kavramı Troya’nın yanına, savaşın yerine koyuyor. Barış başından beri odak noktamız. Anadolu’dan, bugünden bakarak gördüğümüz Troya için bir anlatı. Feyza Zeybek İlyada’daki kültürel göstergeleri, özellikleri, Anadolu’da karşılaştırmalı araştırmış, konferanslar vermişti. 2016 sonbaharında yaptığı bir öneri üzerine bu çalışmaya girdik. Şahsen 2015’te Paris Creteil Üniversitesinde yapılan uluslararası çalıştaya Galatasaray Üniversitesinden “Modern Türk Edebiyatında ve Düşüncesinde Troya Savaşı” adlı bildiriyle katılmıştım. Sonra Mart 2017’de France Culture radyosundan röportaj için geldiler. Tarık Günersel’in zihninde de uzun zamandır gelişmekte olan bir Troya destanı vardı. Benan Bulut, 2015’te Londra’da Troya ve Çanakkale coğrafyalarından ve Churchill’in Cambridge Üniversitesi’nde arşivlenmiş savaş mektuplarından hareketle gerçekleştirdiği eserlerini sergilemişti. Serap Gümüşoğlu, 2017 İstanbul Biennali’ne Homeros’un metnindeki bir dizeden yola çıkarak gerçekleştirdiği eserle katıldı. Güngör Güner’in seramik heykelleri insanlığın sorunsallarına son derece etkileyici bir yaklaşımda. Kısacası entelektüel ve kültürel bağlamlarda armoni içinde buluştuk, çalıştık. ‘Troya Düğümü”nün uzun soluklu bir oluşum süreci var; birkaç kez format değiştirdiği oldu.
H. Küpçüoğlu : Sergi çerçevesinde sanatçılar neye göre seçildi?
B. Berksoy : Alışılmış, bilinen küratörlük modelini bu sergide aramamak gerekir. Sanatçılar seçilip onlara bir çalışma konusu veya teması verilmedi, işler ısmarlanmadı. Her birimizin içselleştirmiş olduğu konu Troya’nın bugünkü söyleminin ne olabileceğiydi. Birbirimizden, işlerimizden her zaman haberdar bir grubuz. UNESCO’nun 2018’i Troya Yılı ilan etmiş olması elbette bizleri çok mutlu kıldı. Ayrıca çoktan başlamış, uzun ve yorucu bir süreci Troya Yılı gibi bir uluslar ası şemsiye altında kapatmamıza vesile oldu. Sözlerimizi, duygularımızı geniş bir etkileşim dilimi içinde ortaya koymuş olduk.
H. Küpçüoğlu : Özel ya da yerel kurumlardan destek alındı mı?
B. Berksoy : Çanakkale’ye ve Troya ören yerine yaptığımız grup gezisi bir özel girişim tarafından desteklendi. PIXUS Stüdyo, Video Art çalışmamız için sanata duyarlı kalan bir ücret talep etti. Son derece disiplinli, donanımlı, yaratıcı bir ekiple birlikte çalışarak gerçekleştirdik. Malik ve Benan Bulut sergi için Nişantaşı’ndaki mekânlarını açtılar. Basına ve genele açılış masraflarını aramızda paylaştık.
H. Küpçüoğlu : Kısaca sanatçıların işlerine değinebilir misiniz?
B. Berksoy : Tarık Günersel “Troya /lar” adlı görsel şiirini İlyada ve bağlantılı yapıtlardan hareketle yazdı. ‘Destan kalıntıları’ biçiminde bir bütün. Macerasever okurlar için.
Serap Gümüşoğlu, Troyalı kadınların yaktığı ağıtları, savaşın acımasızlığını, sınırsız tutkuların bedelini, hayatın bilinmezlikleri karşısında insanın güçsüzlüğünü akrilik boya resim “Tutku”da ve granit taş eser “Skaia Kapısı”nda anlattı.
Malik Bulut, içinde düşmanlığı, kötülüğü taşıyan, savaş aracı olan at yerine insana yakın, barış adına karnından kuşlar çıkaran iki metrelik mermer “Troya Barış Atı”yla katıldı.
Feyza Zeybek ‘Helene ve bütün malı’ deyişinin ısrarlı bir istenç, bir savaş bahanesi söylemi olduğunu; istilacılar için bir ‘güzel sebep’ olarak tarihe İlyada destanıyla kaydedildiğini belirtir. “Helene ve Bütün Malı” adlı kadın manken büst üzerine Priamos’un sarayındaki kadınların köleleştirilmesini, zorla yurtlarından sökülüp götürülmelerini işledi. Anadolu kadınına atfetti.
Güngör Güner bir seramiğin sanat yapıtı olabilmesinin teknik mükemmelliğinin yanı sıra duygu ya da duyarlılıkların ya da her ikisinin o parça üzerindeki yoğunluğuna bağlı olduğunu belirtir. “Çözümü Zor Bir Durum” adlı seramik heykelde ifade etmek istediği çözülen bir şeyin olmadığını simgelemek.
Benan Bulut “Troya” ve “Troya’nın Yası” adlı altından elde örülmek üzere tasarladığı başlık ile turkuaz taşlı bilezikte Troya coğrafyasına, tarihine, mitolojisine, kalıntılara bir silsile olarak yer veriyor. Kasandra’nın gözünden yas tutan bir çalışma.
Benimki “Kayıp Troya Barışı Antlaşması”; bir deneysel sanat çalışması. O dönemden kalma, Kral Priamos’un hazırlattığı ancak kayıplara karışmış bir metin. Barış olgusunu gerçekleştirmenin zorluklarını vurgulamak niyetiyle bilinmeyen göstergeler olarak Sinhala alfabesini kullandım. Sri Lankalı sanatçı Madara Jayasena çevirileri İngilizceden yaptı. Keçi derisi üzerine, Kral Priamos’un ailesine ait adlarla Troas coğrafyasından adları ve İlyada’dan dizeleri havyayla yakarak yazdım.
H. Küpçüoğlu :Video art çalışmasının oluşum süreci nasıl gelişti?
B. Berksoy : Güncel sanatın iki önemli özelliğini, potansiyel etkileşimini ve aktarılabilirliğini, kullanarak sanatsal yaklaşımıyla 2018 Troya Yılı etkinliklerinden ayrılan bir iş ortaya koymak istedik. Videomuz renk ve kompozisyon, ifade, anlatı yapısı gibi belirli efektlerle bilgisayar otomasyonuna dayanıyor. Karmaşık bir olgu olan barışı olabildiğince yalın anlatıyor.
Senaryoyu Serap Gümüşoğlu yazdı. Dijital ortamın sınırları ve kapasiteleri arasındaki önemli dengeyi kurdu. Hazırlanan dijital içerikle sanatsal içeriği aktardık. Fotoğrafik görüntüler farklı görüntülere dönüştürüldü. Yaptığımız kombinler ve birleştirmeler, düşüncelerimiz ve deneyimlerimiz üzerine bir yeniden düşünme; söz, ses, resimle kurgulanan, zaman ve mekân sınırlarının kalktığı bir hikâye.
Eserlerimiz yedi küçük ekranda çeşitli boyutlarda ve oryantasyonlarda tekrarlanıyor. Böylece yedi ekranda yedi eser her farklı geçişte birbiriyle farklı bağlamlanarak barışın sorgulanışına dikkat çekiyor.
H. Küpçüoğlu : Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
B. Berksoy : Bizler İlyada’ya baktığımızda bugünü gördük. Homeros’un İlyada’da insanlığın büyük sorununu dile getiren dizeleriyle bağdaştık. O dizelerde savaşların nedeni olarak beşeri zaaflar /egolar düğümleşmiş gösterilir. Tanrı Poseidon ve tanrı Zeus kardeş olmalarına karşın birbirleriyle durmadan çekişir; Troyalı olsun Akhalı olsun ölümlüleri ve ölümsüz tanrıları parmaklarının ucunda oynatırlar:
“Bir tanrı bir yana çekiyordu, bir tanrı bir yana
Kimseyi korumayan zorlu savaşın düğümünü,
O düğüm ne kopar, ne çözülürdü,
Dize getirirdi yığınlarla insanı.”(1)
‘Troya Düğümü’ Troya’nın hakkını savunan sözlerdir. Ana değerleri çevresinde yüzü barışa dönük bir kaynak olmasını, bu anlayışıyla evreni aydınlatmasını, dünyada nice verimlere yol açmasını arzuluyoruz.
- (A.Erhat-A.Kadir, Sander Kitabevi,1967, İlyada, On Üçüncü Bölüm, 359-362)
Nilgün Yüksel, Girdap Ve Çeyrek Asır
Sanat üzerinden konuşmaya başladığımızda çoğu zaman algılarımızı önce yapıtın kendisine çeviririz. Kamuyla buluşan sanat yapıtı artık yeniden değerlendirilmek, yorumlanmak, duyularımızın sınırlarını keşfetmek için tüm çıplaklığıyla karşımızdadır.
Bu hâliyle mekân da ve zaman da anlıktır. Müziksel, sessiz, hareketli ya da durağan olmaları anda var oldukları gerçeğini değiştirmez. İzlenme zamanı bittiğinde sadece bilincimizin derinliklerine yerleşirler. Bir gün, her gün ya da bir anda kendi anılarımızla harmanlanıp yeniden yüzeye çıkmak üzere…
Belki de bu yüzden sanat yapıtının tek fiziksel varlığı dışında izleyen, okuyan, dinleyen göz kadar sanat yapıtı vardır. Başka bir deyişle yapıtın görünür varlığı ortadan kalktığında zihnimizde kendini üretmeye devam eder. Aynı yapıtı değişken zamanlarda yeniden dinlemek, izlemek, okumak her seferinde yeni bir anlamı çağırır.
Son noktada bir sanat yapıtından söz ettiğimizde çoğu zaman tek bir sanat yapıtından değil sanat nesnesinin sonsuz çağrışımlarından söz ediyoruzdur aslında. Sanatçının zihninin karmaşasından ya da berraklığından çıkmış yaratının sonsuz hâlinden.
Serginin adı sergide aynı adla yer alacak İlhami Tunç Gencer’in video çalışmasından alıntı. Bununla birlikte bu isim sanat nesnesine ve bizzat sanat nesnesinin yaratıcılarına da bir gönderme. Ayrıca bunu çok uzun zamandır gündemden düşmeyen “sanatçı mı, yapıt mı?” ikileminin bir parçası olarak da düşünmek mümkün.
Kişilik, kimlik ve yapıtın değişen değeri üzerine sorgulamaları bir yana bırakırsak elbette ki bir yapıt eğer anonim değilse yaratıcısından bağımsız değildir, anonim bir yapıtın kendi zamanı ve mekânından çok da bağımsız olamayacağı gibi.
Girdap ve Çeyrek Asır, yapıtın ve sanat üretiminin ardında olanlara dair. Bireyin yetişkinliğe geçiş süreci çeyrek asır sürer. Bir an önünden bakıp geçtiğimiz, bir süreliğine izlediğimiz sanat yapıtının ortaya çıkışı ise zamanı aşar.
Üretim süreci, salt eserle baş başa geçirilen zamanları kapsamaz. Üretim süreci büyümenin, olgunlaşmanın, büyük sancıların, coşkuların, gelgitlerin, girdaba kapılmaların, açık denizlerden kıyıya çıkışların tümünü içerir.
Üretimlerine tanıklık edilen dört sanatçı; Hüsnü İyidoğan, Güler Aşık, İlhami Tunç Gencer ve Metin Özgör farklı deneyimleri, anlayışları, üretim biçimleri ile sanatsal kimliklerini eserlerine geçiren, kaygılarını, birikimlerini sanat nesnesinde somutlaştıran, bir adım ötesinde bu ülkede birbirlerinden haberdar olarak ya da olmayarak yapıtlarıyla iletişime geçen sanatçılar.
Güler Aşık’ın malzeme kullanımından aykırı olanın gösterimine uzanan eserleri İlhami Tunç Gencer’in farklı medyumlarla bir araya getirdiği çalışmaları bir kuşağın kaygılarını ve dünyaya bakışını yansıtır. Çizimlerinde birbirlerine gönderme yapan dilleri, anlatım araçları farklılaştıkça birbirlerinden uzaklaşan bir yapıya bürünür.
Metin Özgör’ün çalışmaları doğuma, seçimlere, farklı yaşayış şekillerine odaklanırken Hüsnü İyidoğan kendinden yola çıkan içselleştirilmiş bir yol izler. Baktıkları yerler, yaşayışları, ilgileri birbirinden farklı olan bu iki sanatçı, insana dair makro ve mikro olanı anlatır.
Dört sanatçının eserleri bir araya geldiğinde yükselip alçalan bir ritmi beraberlerinde taşır. Yaşamın oluş hâlinden karmaşaya, temposu yüksek aykırı anlatımdan dinginliğe geçen yapıtlar, zamanın bir diliminde rastlantısallıkla bir araya gelmiş kimliklerin oluş, olma hâlini yansıtırlar.
Üretim süreci çoğu zaman bir girdaptır ve büyümek çeyrek asır sürer. İzleyici kendisiyle ve yapıtlarla kurduğu ilişkide, özellikle içselleştirdiği, içselleştirebildiği bir alanda bütün bunların eşlikçisine dönüşür.
Dikkatle bakmak, o sonu gelmeyen ve içinde bildiğimiz ve bilmediklerimizi barındıran girdaba girmenin bir yoludur. Daha çok bakmak ise çeyrek asırla başlayan ve yaşam boyu devam eden erginleşmenin bir durağı.
Hülya Küpçüoğlu: Güneş Oktay ile “Dışarı”ya Bakmak
Güneş Oktay’ın yeni sergisi ‘Dışarı’ adını taşıyor. Sanatçı kendisinden yola çıkarak oluşturduğu çalışmalarında, maskelenerek örtülen veya içeride biriken ve gizlenen görünmeyene odaklanıyor. Balıkesir’deki Blogspot’ta izlenebilecek olan sergide Oktay, farklı katmanları yazı ögesi ile birlikte yorumluyor.
Hülya Küpçüoğlu: Serginin kişisel bir tema üzerinden yol aldığı görülüyor. Nasıl bir süreç sizi bu olguya getirdi?
Güneş Oktay: İşlerimi genel olarak anlık duygularımı katarak ve onlardan yararlanarak oluşturuyorum. Dolayısıyla üretim pratiğim aynı zamanda kendimi ve duygularımı ifade ediş yöntemim denebilir. İşlerimi üretirken malzemeleri de anlık oluşan ve değişen duygu durumuma paralel olarak ve bunu en iyi yansıtabilecek şekilde seçmeye özen gösteriyorum.
H.K: Kendinize dair örttüğünüz, gizlediğiniz ve ‘dışarı’da tutmak istediğiniz şeyler neler?
G.O.: Serginin ‘Dışarı’ başlığı ‘dışarıda tutmak’tan ziyade ‘dışarıya atmak’ anlamını simgeliyor. Çevremde bir şekilde etkilendiğim olaylar, sözler, duyduklarım, düşündüklerim ya da duymak isteyip duyamadıklarım, görmek isteyip göremediklerim, yapmak isteyip yapamadıklarım kısacası etkilendiğim ve içimde yer edenlerin, birikenlerin dışarı atılması.
H.K: ‘Dışarı’ya attığınız şeylerin size geri dönüşü nasıl oluyor ya da oldu?
G.O.: ‘Dışarı atmak’ sanat pratiğim açısından dışavurumun bir parçası olduğu için onları, birikenleri ya da bir şekilde paylaşamadıklarımı kendi yöntemimle dışarı atmak beni hem kişisel olarak rahatlatıyor hem de üretimimde de bundan yararlanmış oluyorum. İşleri oluşturduktan sonra sırada neyi anlattığımın önemi olmuyor. Dolayısıyla benim için içimde birikenleri dışarı atmanın üretimim için amaçtan öte araç olduğunu söyleyebilirim.
H.K: Serginizde dışarıya atmak istedikleriniz ve dışavurduklarınız hangi resimsel dil çerçevesinde izleyicilerle buluşuyor?
G.O.: İşlerimi üretirken genellikle farklı yöntemlerden yararlansam da son zamanlarda pentüre daha ağırlık verdiğimi söyleyebilirim. Önemli olan seçtiğim malzemenin anlık değişen duygu durumuma paralel olması ve ona uygun en doğru malzemeyi seçebilmek. Son zamanlarda kâğıdın pratikliğinden çokça yararlandığımı söyleyebilirim.
H.K:
İlk Günah, Mahpeyker Yönsel, Girne Trafo Sanat Galerisi, (17-23 Aralık 2018)
Mahpeyker Yönsel’in ‘‘İlk Günah’’ adlı sergisi Girne’de açılıyor.
Sanatçı, Adem ve Havva’yı kutsal kitaplarda betimlenen hallerinin tam tersine, bugüne ait insan tiplemeleri ile sanat tarihindeki figürleri alıp yeniden yorumlamıştır. Resimlerinde ilk günah mitini kendi sanat anlayışı düzeyinde geliştirerek, ona yaratıcı kişiliğiyle farklı bakış açıları getirmektedir. Konuyu özgün yaklaşımıyla incelediği figürlerinde, kişisel gözlemiyle içinde bulunduğu çağın insan figürlerini kullanıp günümüz insanının günahını ele almaktan geri kalmaz.
Şenol Özdevrim’in küratörlüğünü yaptığı sergi 17-23 Aralık tarihleri arasında Girne Trafo Sanat Galerisi’nde gezilebilecek. Tüm sanatseverler davetlidir.
1985 yılında Adapazarı’da doğdu. 2003 yılında Eskişehir Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi’nden mezun oldu. 2007 yılında Uludağ Üniversitesi Eğitim Fakültesi Resim-İş Eğitimi Bölümü Resim Ana Sanat Dalında Lisans Eğitimini, 2010 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümü’nde Yüksek Lisans Eğitimini tamamladı. 2017 yılında da Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünde Sanatta Yeterlik eğitimini tamamladı. Yurtiçi ve yurtdışında pek çok sergi ve sanat çalıştayına katıldı. Toplam 16 ödül aldı. Eserleri özel ve resmi koleksiyonlarda bulunmaktadır. Halen Namık Kemal Üniversitesi Güzel Sanatlar, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi Resim Bölümünde Dr. Öğretim Üyesi olarak çalışmaktadır.






